Pazartesi, Nisan 22, 2024
Ana SayfaMakalelerSeçtiklerimiz

BENİM İÇİN HAYATIN ANLAMI – Jack LONDON

İşçi sınıfının içinde doğdum. Heves, tutku ve idealleri erken yaşta keşfettim ve çocukluğumda bunları tatmin etmeyi kendime dert edindim. İçinde bulunduğum çevre kaba, sert ve vahşiydi. Kendime ait bir bakış açım yoktu ama gözüm yukarılardaydı. Toplumdaki yerim en alttaydı. Burada beden ve ruh için pislik ve sefaletten başka bir şey yoktu; beden de, ruh da aynı şekilde aç ve azap içindeydi.

Tepemde toplumun devasa yapısı yükseliyordu ve düşünceme göre tek kurtuluş çarem yukarı doğru çıkmaktı. Bu yapıya tırmanmayı erken yaşta aklıma koydum Yukarıda erkekler siyah giysiler ve bembeyaz gömlekler, kadınlar güzel elbiseler giyiyordu. Orada yiyecek güzel şeyler vardı, hem de bol miktarda vardı. Bunlar beden içindi. Bir de ruha hitap eden şeyler vardı. Yukarıda ruhun bencil olmayan halleri, temiz ve asil düşünceler, canlı bir entelektüel yaşam bulunuyordu. Bütün bunları biliyordum, çünkü Seaside Library romanlarını okumuştum. O romanlarda kötü adamlar ile macera arayan kadınlar dışındaki bütün erkekler ve kadınlar güzel şeyler düşünür, güzel bir dille konuşur, yüce davranışlar sergilerdi. Kısacası iyi, soylu ve hoş olan, hayata doğruluk ve değer katan, onu yaşamaya değer kılan ve insanın çektiği zahmetin ve sefaletin karşılığında ödenen her şeyin yukarıda bulunduğuna, güneşin doğuşuna inandığım gibi inanıyordum.

Ama insanın işçi sınıfından yukarı tırmanması kolay değildir. Özellikle sahip olduğu ideal ve yanılsamalar onu engelliyorsa. California’da bir çiftlikte yaşıyordum ve tırmanacak merdiven bulmam zordu. Erken yaşta bir işe yatırılan paranın getirdiği faizi araştırdım ve çocuk aklımı insanın olağanüstü bir buluşu olan bileşik faizin meziyet ve faydalarını anlamaya çalışmakla bozdum. Ayrıca, her yaştan işçinin ücret hadlerini ve geçim masrafını öğrendim. Bütün bu verilerden, hemen çalışmaya başlayıp elli yaşıma kadar tasarrufta bulunur- sam, artık çalışmayı bırakarak toplumun daha yukarılarında benim için o sırada ulaşılabilir olan haz ve iyiliklerden adil bir pay almaya başlayabileceğim sonucuna ulaştım. Elbette, evlenmemeye kesin karar verdim; işçilerin dünyasında büyük bir felaket sayılan hastalıkları hesaba katmayı ise tamamen unuttum.

Ama canım kıt kanaat geçinip dişinden tırnağından para artırmaktan ibaret yavan bir hayattan daha fazlasını istiyordu. Ayrıca, on yaşımda şehir sokaklarında gazete satmaya ve yukarılara değişik bir gözle bakmaya başlamıştım. Çevremde hâlâ aynı pislik ve sefalet vardı ve yukarıda hala aynı cennet beni bekliyordu ama tırmanılacak merdiven değişmişti. Ticaret merdiveniydi bu. İki gazeteyi beş sente alıp on sente satıvererek sermayemi ikiye katlamak varken, neden kazandıklarımı tasarruf edip hazine bonosuna yatıracaktım ki? Ticaret merdiveni tam bana göreydi; kendimi kel kafalı ve başarılı bir tacirler prensi olarak hayal edebiliyordum.

Hayallerim işte bu kadardı! On altı yaşımda “prens” unvanını kazanmıştım bile. Ama bu unvanı, bana “İstiridye Korsanlarının Prensi” diyen bir hırsız çetesine borçluydum. O sıra ticaret merdiveninin ilk basamağını çıkmıştım. Bir kapitalisttim. Bir tekneye ve mükemmel bir istiridye korsanı kıyafetine sahiptim. Hemcinslerimi sömürmeye başlamıştım. Mürettebatım tek bir adamdı. Ganimetin üçte ikisini kaptan ve mal sahibi olarak alı- yor, üçte birini adamıma veriyordum; oysa o da benim kadar çok çalışıyor, hayatını ve özgürlüğünü benim kadar riske atıyordu.

Ticaret merdiveninde ancak birinci basamağa kadar çıkabildim. Bir gece Çinli balıkçılarla birlikte bir yağ- maya katıldım. Halatlar ve ağlar para getiriyordu.’ Yap- tığım hırsızlıktı, kabul ediyorum; ama kapitalizmin ruhuna tamamen uygundu. Kapitalist; vergi indirimleri, güveni kötüye kullanma ya da senatörler ve yüksek mahkeme yargıçlarını satın alma yoluyla hemcinslerinden çalar. Ben biraz incelikten yoksundum. Tek fark da buydu. Bir silah kullanmıştım.

Ama o gece adamım kapitalistlerin ateş püskürdüğü o ehliyetsiz tiplerden biriydi; bu tipler masrafları artırır ve kâr payını düşürür. Adamım da öyle yaptı. Kısmen dikkatsizliği yüzünden büyük ana yelkeni ateşe verdi ve onu tamamen yok etti. O geceden hiç kârımız olmadı; Çinli balıkçılar bizim almadığımız halatlar ve ağlar sayesinde daha da zenginleşti. İflas etmiş, yeni bir ana yelken için gereken altmış beş doları ödeyemeyecek duruma düşmüştüm. Teknemi limanda bırakıp Sacramento Nehri üzerinde korsanlık eden bir tekneye bindim. Ben bu yolculuktayken, başka bir körfez korsan çetesi teknemi yağmaladı. Çapalar dahil her şeyi çaldılar, sürüklenen enkazı daha sonra yirmi dolara sattım. Çıktığım o bir basamaktan kayarak düşmüştüm ve bir daha asla ticaret merdivenine dönüp bakmadım.

O günden sonra başka kapitalistler tarafından merhametsizce sömürüldüm. Güçlü kaslarımla onlara para kazandırırken, benim yaşantımda hiçbir değişiklik olmuyordu. Tayfalık, liman işçiliği, vasıfsız işçilik yaptım; konserve imalathanelerinde, fabrikalarda, çamaşırhanelerde çalıştım; ot biçtim, halı yıkadım, pencere sildim. Emeğimin tam karşılığını asla alamadım. Konserve imalatçısının kızını arabasında giderken izler, o arabanın biraz da benim kaslarım sayesinde lastikleri üzerinde ilerleyebildiğini düşünürdüm. Fabrikatörün oğlunun üniversiteye gittiğini görür, onun, biraz da benim kaslarımın getirdiği parayla bu şarap ve dostluk ortamını tattığını bilirdim.

Ama buna içerlemezdim. Oyunun kuralı buydu. Güç onlardaydı. Olsun, ben de kuvvetliydim. Ben de onların arasına katılacak ve başka adamların kaslarından para kazanacaktım. Çalışmaktan korkum yoktu. Ağır işi seviyordum. İşe dört elle sarılıp, her zamankinden daha çok çalışacak ve sonunda toplum içinde bir yer edinecektim.

Tam o sırada, şans eseri, benimle aynı zihniyete sahip bir işveren buldum. Çalışmak istiyordum, o ise çalışmamı benden de çok istiyordu. Meslek öğrendiğimi düşünüyordum. Oysa iki adamın işini üstlenmiştim. Onun beni bir elektrikçi olarak yetiştirdiğini düşünüyordum, oysa sırtımdan ayda elli dolar kazanıyordu. Yerini aldığım iki adama kırkar dolar aylık ödüyordu; ben ikisinin işini otuz dolar aylıkla yapıyordum.

Bu işveren beni ölümüne çalıştırdı. Bir insan istiridyeye bayılsa da, çok fazla istiridye yemekten usanır. Bana da öyle oldu. Fazla çalışmaktan gına geldi. Artık iş görmek istemez oldum. İşten kaçmaya başladım. Avarelik edip, kapıdan kapıya dilenerek gezdim, Birleşik Devletler’i turlayıp kenar mahallelerde ve hapishanelerde kanlı terler akıttım.

İşçi sınıfının içinde doğmuştum ve şimdi on sekiz yaşımda, başladığım noktanın da altındaydım. Toplumun mahzenindeydim; öyle sefil bir düşkünlük içindeydim ki, bahsetmek hoş olmaz ve uygun düşmez. Uygarlığımızın çukurunda, uçurumundaydım; insan atıklarının, pislik ve kemiklerinin toplandığı yerdeydim. Toplumun bu kesimi, toplumca yok sayıla gelmiştir. Yer yokluğu sebebiyle, ben de onu yok sayacağım; yalnız, orada gördüğüm şeylerin beni dehşete düşürdüğünü belirteceğim.

Bu dehşetle, düşünmeye yöneldim. İçinde yaşadığım karmaşık uygarlığın çıplak basitliklerini gördüm. Hayat, besin ve sığınacak yer bulma meselesiydi. İnsan, besin ve sığınacak yer için bir şeyler satıyordu. Tacir ayakkabılarını; politikacı insanlığını, birkaç istisna dışında halkın bütün temsilcileri de, insanların güvenini satıyordu. Hemen hepsi şereflerini satmaktaydı. Kadınlar da ister sokakta ister kutsal evlilik bağıyla bağlanmış olsunlar, etlerini satmaya meyilliydiler. Her şeyin fiyatı vardı; tüm erkek ve kadınlar satılıktı. İşçinin kaslarından başka bir şeyi yoktu. Pazaryerinde işçinin şerefi beş para etmezdi. Onun kasları vardı ve kaslarını satabilirdi ancak.

Ama bir fark vardı arada; hayati bir fark. Ayakkabılar, güven ve şeref bir şekilde yenilenebilirdi. Bunlar için bitmeyen bir stok vardı. Oysa kaslar yenilenmezdi. Ayakkabı taciri satış yaptıkça, yeniden ayakkabı stoklardı. Ama işçinin kas stokunu yenileme imkânı yoktu. Kaslarını ne kadar çok satarsa, kendisinden o kadarı gidiyordu. Satacak başka şeyi yoktu ve her geçen gün stoku azalıyordu. Sonunda, eğer daha önce ölmezse, varını yoğunu bitirip kepenk kapatıyordu. Kasları iflas ettiğinde, toplumun mahzenine inip sefalet içinde çürüyecekti.

Sonraları, beynin de para eden bir şey olduğunu öğrendim. O da kaslardan farklıydı. Beynini satan bir in- san, elli ya da altmış yaşında en iyi dönemini yaşıyor ve fiyatı her zamankinden daha yüksek oluyordu. Ama bir işçi kırk beş ya da ellisinde çökerdi. Toplumun mahzeninde bulunmuş ve buradaki yaşam ortamını sevmemiş- tim. Borular ve oluklar gayri sıhhi, soluduğum hava kirliydi. Toplumun oturma odasına yerleşemediğime göre, çatı katı için şansımı deneyebilirdim. Burada yiyecek biraz kıttı gerçi ama, en azından hava temizdi. Böylece, artık kaslarımı değil, beynimi satmaya karar verdim.

Sonra telaşla bilgi aramaya başladım. California’ya dönüp kitaplar okudum. Bir beyin taciri olmak için donanım edinirken, sosyolojiyi deşmem kaçınılmazdı. O zaman belli bir kısım kitapta, kendi başıma geliştirmiş olduğum basit sosyolojik tasarımların bilimsel formülasyonlarını buldum. Ben doğmadan önceki daha büyük beyinler, düşündüklerimi ve daha birçok şeyi zaten geliştirmişlerdi. Bir sosyalist olduğumu keşfettim.

Sosyalistler devrimciydi; zira bugünkü toplumu devirip, geleceğin toplumunu yaratmak istiyorlardı. Ben de bir sosyalist ve devrimciydim. İşçi sınıfının ve entelektüel devrimcilerin oluşturduğu topluluklara girdim ve ilk kez entelektüel yaşamla tanıştım. Çok keskin zekâlar ve parlak yetenekler buldum burada. Nasırlı ellerinin yanında, güçlü ve uyanık zihinleri olan işçilerle; servete tapanlar için Hıristiyanlıkta fazla engin kalan, görevden el çektirilmiş vaizlerle, insanlığın sorunlarıyla ilgili düşüncelerini hayata geçirmeye uğraşırken, hâkim sınıflara bağımlı üniversite çarkı tarafından ezilip dışarı atılmış profesörlerle tanıştım.

Burada ayrıca insana inancın sıcaklığını, idealizmin ışıltısını, bencil olmamanın, özveri ve çilenin tatlılığını -ruhun bütün muhteşem, acıtıcı unsurlarını buldum. Yaşam temiz, asil ve canlıydı burada. Kendini ıslah eden yaşam, harika ve görkemli hale gelmişti; artık yaşadığıma memnundum. Beden ve ruhu, dolar ve sentlerden üstün tutan; aç bir kenar mahalle çocuğunun tiz çığlığını, ticari büyüme ve dünya hükümranlığından daha faz-la önemseyen büyük adamlarla temas halindeydim. Her yanımda yüce amaçlar ve kahramanca çabalar, gündüzlerim ve gecelerimde güneşin ve yıldızların ışığı, ateş ve çiğ vardı. Gözlerimin önünde Kutsal Kâse, İsa’nın Kâsesi parlayarak yanıyordu; çilekeş, ezik insan sonunda esirgenecek ve kurtarılacaktı.

Ve ben, zavallı budala, bütün bunların toplumun yukarısında bulacağım yaşam zevklerinin ön lezzetleri olduğunu sanıyordum. California çiftliğinde Seaside Library romanları okuduğum günlerden beri, çoğu yanılsamam kaybolmuştu. Hâlâ muhafaza ettiğim birçok yanılsamayı da kaybetmeye yazgılıydım.

Beyin taciri olarak çok başarılıydım. Toplum bana giriş kapılarını açmıştı. Hemen oturma odasına geçtim ve yanılsamaları kaybetme sürecim hızlandı. Toplumun efendileri ve onların karıları-kızlarıyla yemeğe oturdum. Kabul etmeli, kadınlar güzel giyimliydi; lakin naif bir şaşkınlık içinde, onların da dipteki mahzende tanıdıklarımla aynı çamurdan yapılma olduklarını gördüm. Ciltleri ve giysilerinin altında, Albay’ın karısıyla Judy O’Grady kız kardeştiler.

Ama bu beni, onların maddeciliği kadar şaşırtmamıştı. O güzel giyimli, hoş kadınlar küçük idealler ve ahlaki konular üzerine konuşup duruyorlardı; oysa yaşadıkları hayat temelde maddeciydi. Ve duygusal bakımdan bencillerdi hepsi. Bütün tatlı yardım faaliyetlerine katılır, birbirlerini de bundan haberdar ederlerdi; bununla birlikte yedikleri yemek ve giydikleri güzel elbiseler, çocuk emeğinden, ağır iş ve hatta fahişelikten gelen parayla edinilmişti. Bu gerçeklerden masumane bir tavırla bahsettiğimde, Judy O’Grady’nin kız kardeşleri kan bulaşmış ipeklerini ve mücevherlerini çıkarıp atacak sanmıştım, oysa onlar heyecan ve öfke içinde, toplumun mahzenindeki sefalete yol açan savurganlık, içki ve doğuştan gelme ahlaksızlık hakkında vaaz verdiler. Altı yaşında yarı aç bir çocuğun Güney’deki bir pamuk değirmeninde her gece on iki saat çalışmasının, onun savurgan, ayyaş ya da ahlaksız olmasından kaynaklanamayacağını belirttiğimde, Judy O’Grady’nin kız kardeşleri özel hayatıma saldırdı ve benim bir “tahrikçi” olduğumu söylediler -sanki bu, tartışmayı sonuçlandırırmış gibi.

Evlerin beyleriyle de iyi geçindiğim söylenemezdi. Temiz, asil ve canlı ideallere sahip, aynı şekilde temiz, asil ve canlı adamlar bulmayı ummuştum. Yüksek mevkidekilerle birlikte oldum -vaizler, politikacılar, iş adamları, profesörler ve editörler. Onlarla et yedim, şarap içtim, otomobile bindim ve çalıştım. Gerçekten birçoğu temiz ve asildi, ama çok az istisna hariç, canlı değildiler. Doğrusu, istisnaların sayısı iki elimin parmaklarını geçmezdi. Ahlak bozukluğu bakımından canlı, kirli bir hayat yaşamakta başarılı olmayanlar, yürüyen ölüler gibiydi. İyi korunmuş mumyalar gibi; temiz ve asil, ama canlı değil. Bu bakımdan özellikle, üniversitelerin “ruhsuz bilgiyi ihtirassızca kovalamak” şeklindeki eskimiş idealine bağlanmış profesörleri anmalıyım.

Savaşa karşı çıkarken Barış Prensini yardıma çağıran, ama kendi fabrikalarındaki grevcileri vursunlar diye Pinkerton’ların eline tüfek veren adamlar tanıdım. Profesyonel bokstaki şiddete kızarken, aynı zamanda, her yıl eli kanlı Herod’dan daha fazla bebek öldüren bozuk gıdalar üretmiş adamlar tanıdım.

Sanayinin kaptanlarıyla otellerde, kulüplerde, evlerde, trenlerde, gemilerde konuştum ve zekâ alanında ne kadar az yol almış olduklarına şaştım. Öte yandan, iş konusunda anormal derecede zeki olduklarını keşfet- tim. Ayrıca, iş söz konusu olduğunda ahlaklarının sıfıra indiğini de keşfetmiştim.

Bu narin, aristokrat görünüşlü beyefendi, aptal bir yönetici ve dullarla yetimleri gizlice soyan şirketlerin maşasıydı. Güzel yayınları biriktiren, edebiyatın bu müstesna koruyucusu, bir belediye makinesinin başındaki iri çeneli, kara kaşlı adama sus parası ödüyordu. Uydurma ilaç reklamları basan ve bu reklamlar kesilmesin diye, gazetesinde uydurma ilaçlarla ilgili gerçekleri basmayan bu editör, politik ekonomi bilgisinin antik, biyoloji bilgisinin Pliny dönemine ait olduğunu söyledim diye, benim alçak bir demagog olduğumu buyurmuştu.

Bu senatör, kaba saba, eğitimsiz bir makine patronunun maşası ve kölesi, onun küçük kuklasıydı; bu vali ve bu yüksek mahkeme yargıcı da öyle; her üçü de aynı trendeydi. Bu adam, idealizmin güzelliği ve Tanrı’nın iyiliği hakkında makul ve ciddi bir konuşma yapmazdan hemen önce, bir iş anlaşmasında yoldaşlarına ihanet etmişti. Bu adam, kilisenin önde gelenlerinden ve yabancı misyonların önemli bir destekçisi iken, dükkânındaki kızları açlık sınırının altında bir ücretle çalıştırarak, alenen fahişeliği teşvik ediyordu. Bu adam, üniversitelerde kürsü sahibiyken, mahkemelerde para için yalancı tanıklık yapıyordu. Ve bu demiryolu kodamanı, ölümü- ne rekabet eden iki sanayicinin birine gizli iskonto uygulamakla, bir centilmen ve Hıristiyan olarak sözünü bozmuş oluyordu.

Her yerde durum aynıydı; suç ve ihanet, ihanet ve suç… Canlı ama temiz ya da asil olmayan; temiz ve asil, ama canlı olmayan adamlar. Öte yandan ne asil ne de canlı, sadece temiz olan umutsuz bir kitle vardı. Bu kitlenin belirli ya da kasıtlı günahları yoktu, lakin mevcut ahlaksızlığa rıza göstererek ve ondan nasiplenerek edilgin şekilde günah işlemişlerdi. Asil ve canlı olsalar, cahil kalmayacak, ihanet ve suçla gelen kazançlardan nasiplenmeyeceklerdi.

Toplumun oturma odasında yaşamaktan hoşlanmadığımı keşfettim. Düşünsel olarak sıkılmıştım. Ahlaki ve ruhsal olarak rahatsızdım. Entelektüellerimi ve idealistlerimi, meslekten el çektirilmiş vaizlerimi, ezilmiş profesörlerimi ve sınıf bilinçli işçilerimi hatırlıyordum. Yaşamın, özverili maceralar ve ahlaki romantizmin ruhsal cennetindeki vahşi ve tatlı bir harika olduğu güneşli ve yıldızlı günlerimi, gecelerimi hatırlıyordum. Önümde parıltılarla yanan Kutsal Kâse’yi görüyordum.

Ben de, içinde doğduğum ve ait olduğum işçi sınıfına geri döndüm. Artık tırmanmak istemiyorum. Başımın üstündeki heybetli toplum yapısı artık bana bir haz sunmuyor. İlgimi çeken, o yapının temeli. Orada entelektüeller, idealistler ve sınıf bilinçli işçilerle omuz omuza, levye elimde, gökdeleni sallayan bir kaldıraç oluşturmaktan memnunum. Bir gün, birkaç levye daha tutacak eller bulduğumuzda, onu tepe üstü devireceğiz; bütün çürümüş yaşamları ve yürüyen ölüleri, canavarca bencilliği ve içi iyi pişmemiş maddeciliğiyle. Sonra mahzeni temizleyip, insanlık için, oturma odasının bulunmadığı, tüm odaların ışıklı ve havadar, solunan havanın temiz, asil ve canlı olduğu bir ortam yaratacağız.

Gelecek öngörüm böyle. İnsanların, midelerinden daha değerli ve yüce bir şeye ulaşacakları; onları eyleme geçirmek için midelerinden daha iyi bir güdüleyicinin bulunacağı zamanı iple çekiyorum. İnsanın asillik ve üstünlüğüne olan inancımı koruyorum. Ruhsal güzellik ve özverinin, günümüzdeki berbat oburluğu yeneceğine inanıyorum. Ve son olarak, işçi sınıfına güveniyorum. Bir Fransız’ın söylediği gibi, “Cilalı postalların inme ve tahta ayakkabıların tırmanma sesleri zamanın basamaklarında yankılanıyor.”