Pazar, Temmuz 14, 2024
Ana SayfaÇeviriMakalelerSeçtiklerimizYayınlar

Ekmek ve Oyunlar – Ernst Bloch

Birdenbire yoksullaşan ve berbât bir odaya taşınmak zorunda kalan birini tanıyorum. Kâbus gibi geçen bir gecenin ardından, sabahleyin kendini sokağa attığında, nasıl da kendi nazarında tümüyle bir hiçe dönüştüğüne şaşıp kaldıydı. Daha önceleri dışarı çıkarken yanına aldığı o alışılmış küçük şeylere duyduğu özlem ne kadar da esaslıydı: Duvarın rengi, çalışma masasının huzûr veren kareliği, lambanın yuvarlak ışığı… Artık kendisiyle çorak dünya arasında sadece tütünün dumanı bir tampon bölge oluşturuyor, onu taşıyıp benliğini biraz bulutlandırıp, esrârengiz kılıyordu.

Bir otel kapıcısının selâmıyla onurlandırılırken kendini iğrenç bir mahlûk gibi hissetmişti, üstelik o küçük iktidarla selâmlaşırken ilk davranan olmaya değil sadece, onu, önünde eğilerek selâmlamaya da teşneydi. Demek ki, ellerinden dışsal odaklanma alındıklarında insanlar bu denli hızla çöküp, pusulalarını yitirebiliyorlar. (Dünyevî nimetlerden vazgeçenler bile, ki onlarda fakirlik güyâ içten doğan parlak bir nûrdur, dışsal evlerinden taşınmadan önce, hiç değilse kendilerine mobilyası, hattâ halılarıyla yumuşak koltukları dahi eksik olmayan içsel bir ev inşâ etmişlerdir.) Nasıl ki uyku en iyi uyku ilâcı ise, görünen o ki, köleleri kendi konumlarında, fakir ‘’ama’’ dürüst tutmanın en iyi yolu da, aynı şekilde yoksulluğun tâ kendisidir. Zirâ kapıcıyı selâmlayanın esas duygusunun sergilenmiş olduğu üzere, yoksulluk kendi başına henüz hiçbir şekilde isyânkâr değildir. Aksine, kendileri tutunabilecekleri hiçbir dala sahip olmadıkları gibi, üst tabakanın sınırsız aşağılamaları da fakir olmaktan başka bir şey olmayanların hücrelerine nüfûz ederek, hizâda tutar onları. Yoksa, sadece zengin bir evde doğumun veya kurnazca dolandırıcılığın itibârla verdiğini kısa yoldan alan ‘’câni’’lerden niye daha fazla bulunmadığı anlaşılmaz olurdu; yoksa, o birkaç zengin iktidarda kalmayı becerirken, işçilerin barikatlarda ve banque’ı/alayına rest çekmeyi köpek gibi yaşamaya her halükârda tercih etmemeleri tam bir muamma olurdu. Eğer açlık -ki kendinden açlık, kuşkusuz, sadece yağmalamaya yol açar ve doyduğu hızla da sâkinleşir- ayağa kaldırmıyorsa, eğer özellikle de ‘’başka bir tabaka’’dan önderler -tıpkı bir kaptanın haberleşme borusuyla geminin kazan dâiresine seslendiği gibi- aşağıdaki dilsizlere seslenmiyorsa; bu durumda devrimci olmak için, muhakkak ki oldukça esrârengiz bir itkiye sahip olmak gerekir. Bu itki hiçbir zaman sadece onu çoğunlukla gizleyen yoksulluktan kaynaklanmaz; aksine, insan müptelâca olmayan bir “sahiplik” duygusundan, proles [proleterler] tabakasında patlayıcı hâle gelen kılık değiştirmiş bir parıltıdan doğar. Şerefli panis [ekmek] çağrısı, gerçi çok isyâna yol açmıştır ve davâya dair alınacak yolun ilk nesnel adımlarını tayin eder; ancak bu çağrı, circences [oyunlar] çağrısı olmaksızın yankısını uzun bir süre sürdüremezdi ve devrimci olmaktan başka hiçbir şey demeye de gelmezdi. * Köle yetiştiriciliğinin bu kadîm saltanatına ve buna alışıp, âdet bellemesine rağmen ayaklanmanın olabilmesi bile o denli sıra dışıdır ki, buna istinâden insan kendi mezhebince secdeye dahi gelebilir.