Pazartesi, Nisan 22, 2024
Ana SayfaÇeviriEnternasyonalMakalelerSeçtiklerimiz

DEVRİM VE GENÇLİK – KIZIL ORDU FRAKSİYONU

Burada açıklanan görüşler, düzenin ruhsal uyum ve sosyal kaynaşmasını artık başardığı proleter tabakaları hedef almaktadır. Bu kanıtlamanın genişliği yerindedir çünkü bu tabakalar bugün de hâlâ kapitalist oluşumu bir arada tutan toplumsal ağırlık merkezi olarak görev yapmaktadırlar. Bu nedenle bizzat bu tabakalarda var olan potansiyel devrimci enerjiyi göstermek önemlidir. Bu yöndeki yanlış görüşlerle güreşmek birçok yoldaşın politik pratiğinin az veya çok, açığa vurmadıkları umutlarından kaynaklanması yüzünden de gerekliydi: Kapitalizm gelecekte de yeni yetişen kuşakların kaynaşmasını başaracaktır; bu nedenle gelecek içinde düzene uymuş ve kaynaşmış emekçiler devrimci propaganda ve ajitasyonun yöneleceği genel tip olacaktır.

Kısacası, eldeki yetişkinler örneğine bakarak gençler, devrimci teori tarafından sadece sınırlı bir süre için özel davranış şekli gösteren genç yetişkinler olarak hesaba katılıyor. Bu arada bugün, geçmiştekinin tersine olarak kuşakların çatışmasında, kapitalist üretim biçiminin, geleneksel uyma ve kaynaşma sürecini sorun haline getiren bir çelişkisi boy göstermektedir. Böylece de toplumsal devrim için önemli bir koşul yerine gelmektedir: Toplumun ilerleyen ayrışması.

Bunun için birkaç ayrıntıyı belirtelim: yaşlı kuşağın genç kuşak üzerindeki otoritesi daha eskiden akılcı ve aynı anda maddi temelini yaşlıların teknolojik, sosyo-teknik ve bilimsel alandaki bilgi ve deneylerinin üstünlüğüne dayandırmaktaydı. Bu alanlarda sürekli olarak meydana gelen büyük ilerlemelerin muazzam hızı ile yaşlılar bugün eskimiş bilgileri, zamanı geçmiş deneyleri ve işe yaramaz davranış biçimlerini temsil ediyorlar (bilgi ve becerilerin «manevi aşınması» yolu ile nitelik kaybetme). Bu unsurlar üzerine kurulu otorite iddiası kâra yönelik amaçlı akılcılık anlamında da ileri derecede akıldışıdır, yani temelsizdir, rekabet ilkesi ile belirlenmiş kapitalist birikme süreci ile çelişkiye düşen toplumsal bir eylemsizlik momentini temsil eder. Yaşlıların otorite iddiası bu durumda gençlere karşı, bundan böyle, maddi çıkarlarını savunmak için kullandıkları bir silahtır. Gençler kapitalizmin değerlendirme süreci için yerini başka hiçbir şeyin tutamayacağı güncel, en iyi bilgilerin, modern teknolojik yeterlilik ve sosyo-uygulamaların taşıyıcısıdırlar ve bu nedenle yaşlıları gittikçe daha hızlı bir şekilde üretim sürecindeki konumlarından itiyorlar, yetersiz kılıyorlar ve sonunda onlara üstün geliyorlar.

Bu eğilim üretim sürecinin kendisinde durmadan artan ruhsal ve sinirsel zorlamalarla daha da güçleniyor. Bu yükler yaş ilerledikçe artık ancak yarım olarak yenilenebilen gerekli çalışma yeteneğinin gittikçe artan yıpranmasına yol açıyor. Bu gelişme istihdam yapısına derin ve uzun süreli bir etki yapmaktadır. Görünüşte bu gelişme ile gençlerin bir dizi önemli sanayi ülkelerinde (ABD ve Fransa’da) «durgun göreli nüfus artığında», yani işsizler ordusunda genel nüfustaki oranlarından fazla bir sayıda temsil edilmesi gerçeği çelişmektedir. Bu durum her şeyden önce, gelişmiş ülkelerde «yerleşmiş işçi sınıfının toplumsal varlığı arasında ya yasalarla ya da sendikalarla güvence altına alınmış göreli çalışma güvenliğinin bulunması ve işsizlik durumunda bunun ilk konumda genç işçilerin zararına işlediği gerçeği ile açıklanabilir. (Yaşlı işçiler ancak istisnai durumlarda işten çıkarılabilirler: bu nedenle genç işçiler işe alınmıyorlar, sendikalar tarafından aracılık konusunda yardım görmüyorlar ya da yaşlılardan önce işten atılıyorlar). Diğer bir etken de talepten fazla kalifiye olmayan işçi üreten okul sisteminin yetersizliğidir.

Bu nitelikteki ikincil ayarlayıcılar buna karşılık «genç toplum»a doğru yönelen gelişmeyi durduramazlar, çünkü bu gelişme kapitalist üretim biçiminin zorunlu ekonomik yasalarıyla kararlaştırılmıştır. Bu eğilim günümüzde artık kapitalist yeniden-üretimin ikinci, önemli alanında, tüketim alanında egemendir; bu alanda sermaye dolaşımının düzen için hayati önem taşıyan hızlanması gençlik unsuru üzerinden yürütülmektedir. İşte tüketim reklamlarının başta gelen basma-kalıp yargılarında ifade bulan bir durum: «genç, dinamik, yeni, geniş ufuklu vs.» gibi kavramlar reklam psikolojisi açısından eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.

Bu gelişmenin zorunlu sonucu gençliğin bilincinin sosyo-ekonomik süreçteki farklılaşmış rolünün, yani geç-kapitalizmde farklılaşmış durumunun yansıdığı bilincinin değişmesidir. Farklılaşmış bilincin devrim açısından önemi geçmiş yılların mücadelelerinde kabataslak olarak kendini gösterdi. Buradan çıkarılacak kuramsal sonuçlar henüz daha yetersizdir. Fakat bir şeyi güvenle tespit etmek mümkündür: Son yıllarda gençliğin, kendini artık «yetişkinlerin dünyasına» göre, onların bekleyiş tutumu ve değer yargılarına göre ayarlamayan kendine özgü toplumsal bir kendine güven geliştirdiğini… Gençliğin tapındığı, onlara göre kendini biçimlendirdiği kişilikler artık yetişkinlerin dünyasında gezinmiyorlar, hatta bunlar bu dünyaya karşı amansız bir tavır almışlardır. Eskiden gençlik mümkün olduğu kadar erken yetişkin olmayı, kendine örnek aldığı yetişkinlerle eşit duruma gelmeyi istediği halde bugün bu özdeşleşme onlara korku salıyor. «Zamanı gelince kendi ‘ihtiyarlar’ı gibi olmak ve o duruma gelmek» onları korkutuyor.

Kapitalizmde kendini gösteren çelişkilerle gençlik bu bağımsız öz-bilinç’le devamlı olarak haklı çıktığını görüyor. Çelikleşiyor ve «biyolojik» gençlik çağından sonra uzun süre etkisini sürdürecek davranış örneği için gerekli temeli yaratıyor. Bu öz-bilinç’te toplumun başlıca düzene uydurma araçları, aile ocağı, okul ve kilise çabucak körleşiyor. Normal olarak diğer alanlarda sağlanan uyumu artık sadece pekiştirme görevi yapan diğer toplumsal zorlama mekanizmaları, karşılarında, gittikçe artan ölçüde intibak olmamış davranışlar buluyorlar. Bu yeni gençlik bilinci» ile bir dizi gençliğe özgü, «uyumsuz», gençler tarafından bilinçli şekilde dile getirilen ve saldırılara karşı savunulan davranış biçimleri ve yaşam içeriğine ait görüşler kendini gösterebiliyor. Gençlik arasında, —bugün bazen ne kadar karma-karışık görünüm olsa da artık geniş kitleleri sarmış olan, bir uyum reddi ideolojisi oluşmaktadır.

Bir sınıflı toplumda bu ideoloji zorunlu olarak sınıfsal nitelik taşımaktadır. Gençliğin hayati bir çıkarının ifadesi olarak kapitalist değerlendirme süreci için gerekli davranış biçimlerini reddedişi içerdiği için de eğilim olarak anti-kapitalist ve devrimcidir. Bu ideoloji saldırgan bir sözden başlayarak büyük ölçüde şiddete başvurmaya kadar varan gençlik için belirleyici hazır-oluş ile bir aradadır. Her şeyden önce orada devrimci şiddete-başvuru için potansiyel arana- bilir ve bulunabilir.

«Grev ve işgalleri örgütlemek veya CRS ile çatışmak söz konusu olduğunda fabrikalarda, üniversitelerde, sokakta, liselerde, her yerde gençlik büyük ölçüde en kararlı kesimdir. Aynı şekilde harekete daha önce hiçbir grevde görülmeyen şekilde katılan genç mühendis ve teknik kadroda da durum aynı şekildedir. (Saclay’yı düşünün! – Yazarın notu)»

İşte André Gluckmann’ın Fransa’daki Mayıs Ayaklanması deneyleri üzerine yazdıkları…

Kuşak çatışmasının yeni niteliği André Gorz tarafından da tespit ediliyor:

«25 yaşından aşağıdaki gençliğin her şeyi göze alır duruma gelmesi dünya çapında gözlenebilen bir olaydır ve tüm çok gelişmiş kapitalist ülkelerde aynı içeriğe sahiptir. Bu durum bile Mayıs Hareketinde en başta gelen bir öneme sahip olayların söz konusu olduğu ve tali bir önemi içermediğini gösteriyor…

Kanıma göre, eğer 10 yıldan beri teknik, bilim ve politika alanlarında meydana gelen çok hızlı gelişmeden yola çıkarsak, ancak o zaman radikalleşmelerini anlayabiliriz… Bilimsel, teknik ve kültürel alanlardaki gelişmenin hızlanması her şeyden önce çocukların ve gençlerin yaşam biçimi bakımından şimdiye kadar olandan daha güçlü şekilde ana-babalarından ayrılmalarına yol açıyor; ayrıca daha iyi bilgi sahibidirler, farklı bir eğitimden geçiyorlar ve önlerinde değişik bir gelecek duruyor. Gençler için artık çok doğal olan ve bugünkü bir gelecekteki yaşamlarını derin şekilde etkileyen şeyler yaşlılar için bir kapalı kutuydu (bu arada ister matematik veya dil alanındaki öğretim yöntemleri, tüketim malları, her gün karşı karşıya oldukları aletlerin teknik karakteri olsun, isterse de ideolojilerin sundukları ve kültür endüstrisinin ürünleri olsun). Yaşlıların değer sisteminin tamamen geride kalması bu şekilde açıklanabilir. Bu da doğrudan doğruya, ana-babaların otoritesinin sarsılması ve «hayat tecrübesi» olarak sunulan şeylerin artık değerlerini yitirmeleri sonucunu doğurur. Aynı etkenler gençlik başkaldırışına da damgasını vuruyor. Eski, şimdiye kadar olduğu gibi saygı kazanmak yerine, olumludan çok olumsuz bir değer kazanıyor: Geride kalmışlığın, anlayışsızlığın, günümüzdeki gelişmeden habersiz olmanın, geçmişteki yenilgi ve hatalarda takılıp kalmanın sembolü oluyor… Yaşlı kuşağın bu nesnel otorite kaybı geçmişin deneyine dayandığını iddia eden her türlü otoritenin reddini haklı kılmaktadır; ana-babaların, öğretmenlerin, kurumların vs. otoritesine karşı bir protesto tutumuna dönüşmüştür.»

Aydınlatıcı düşünce için André Glucksmann’a bakalım:

«Öğrencilerin mücadelesi, içinde modern üretici güçlerin toplu olarak burjuva üretim ilişkilerine karşı başkaldırışını taşır ve buna genel bir anlam kazandırır.»

Glucksmann, kanımıza göre, bu düşüncenin doğru, teorik iletimine değinmiştir. Kapitalist üretim biçimindeki toplumsal üretim ve özel mülkiyetçilik arasında yatan uzlaşmaz çelişki, Marx’a göre harcanmış, maddeleşmiş, yığılmış emek ile dolaysız canlı emek arasındaki kapitalist toplum biçimini aşan çelişkinin sadece özel, tarihi bir görüntüsüdür. İtici unsur yaşayan emektir, canlı üretim güçleridir; devrimci eylem içinde «artık çok dar gelen» üretim ilişkilerini parçalayan bunlardır. Bu üretici güç proletaryadır.

«Tüm üretim güçleri arasında en büyük üretici güç bizzat devrimci sınıfın kendisidir.»

Kendi tarihi boyunca bizzat bu üretici güç içinde, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin niteliğini başkalaştıran ve çelişmeyi keskinleştiren yapısal değişiklikler ortaya çıkar. Siyasi işçi hareketi her defaki yapısal değişikliklere uymuş, bu arada her defasında işçi sınıfının sosyo-ekonomik değer sisteminde başı çeken tabakası hareketin politik niteliğine büyük ölçüde damgasını vurmuştur.

Mal üretimi temelindeki kapitalist gelişmenin başlangıcında ücretli emekçiler sınıfı lonca ustalığına ve böylece de üretici olarak bağımsız bir geçim kaynağına yükselmesi esirgenen zanaat kalfaları tarafından temsil ediliyordu. Lonca ustalarına karşı, bunlar, işçi hareketinin siyasi ifadesi olarak kalfa birliklerinde örgütlendiler. Zanaatçılık temelindeki mal üretiminin daha da parçalanışı ile manüfaktür gelişmiştir ve bununla işçi sınıfının belirleyici unsuru olan yeni bir işçi tipi doğmuştur. Her ne kadar manüfaktür işçilerinin yanı sıra zanaat kalfaları tabakası da varlığını sürdürüyor idiyse de, siyasi işçi hareketinin niteliğini belirleyen artık bunlar değil manüfaktür işçileriydi (makinelere hücumlar!). Fabrika sistemi kendini kabul ettirdiğinde, işçi sınıfının yapısı bir kere daha değişti. Kapitalizmin klasik döneminin sanayi işçiliği ortaya çıktı ve bundan böyle sahneyi belirleyen işçi hareketini yarattı. Sanayi kol işçisinin gölgesinde, üçüncü endüstri devrimi ile üretici güçlerin ileriki gelişmesi için kilit noktasına dönüşen «kafa işçisinin» oynadığı rol büyüdü. Genel bir eğilim olarak «üretimde belirleyici ilkeye göre dolaysız emek ve yoğunluğu kaybolmaktadır… ve hem nicelik bakımından daha az bir orana inmektedir hem de nitelik bakımından gerçi yeri doldurulamayacaktır fakat ikincil bir etken olarak bir yandan genel bilimsel emeğe, doğa bilimlerinin teknolojik uygulamasına karşı, diğer yandan genel üretimdeki toplumsal düzenlemeden doğan genel üretici güce karşıdır.»

İşçi sınıfı içindeki bu yeni yapı değişikliği yukarda belirtilen nedenlerden dolayı ağırlık merkezinin zorunlu olarak bu sınıfın gençlik kesiminin lehine bir kayışı ile bir aradadır. Öğrenci kesiminde bu iki öğe —gençlik ve geleceğin kafa işçisi— çakışmaktadır. Tekrar canlandırılan devrimci işçi hareketindeki belirleyici etkisini burada aramak gerekir. Soruna bu açıdan bakılırsa, el-emeği temeline dayanan sanayi işçiliği, eğilim olarak, her tarafta örgüt öncesi birliğini, yani büyük işçi ordularının bir işverenin ortak emir-gücü altında toplanması ile var olan ve sanayi işçiliğinin siyasi vurucu gücünü oluşturan birliğini kaybedecek; bunun ötesinde sanayi devriminin ileriki aşamalarında önemli ekonomik kolu doğrudan doğruya elinde tutmaktan uzaklaştırılacak bir kalıntı zümre görünümündedir. Bu gelişmenin anlamı kaçınılmaz olarak endüstri-kol işçilerinin bizzat politik işçi örgütlerinde «geriletilmesi» olacaktır. Bu durumun böyle olduğunu -ne söylerse söylesin- herhangi bir yerde veya zamanda konuşmak için söz almaya görsün bir işçiye gösterilen romantik hayranlık ve coşkun alkışlar da saklayamayacaktır (alkış her yerde konuşmacı kendini tanıtmak için söylediği ilk «ben bir işçiyim» cümlesinin hemen ardından kopuyor).

İşçi sınıfı bünyesinde mevcut üretici gücün yapısal başkalaşmaları sınıf mücadelesinin odak noktasına şimdiye dek ikincil ve gelişmemiş olarak kalan sayısız çelişkileri getiriyor. Gençlik, toplumsal süreçte olumlu, itici bir etkene dönüştü, «fakat burjuva toplumu, onu, kendisinden uzaklaştırarak olumsuz yaklaşımla belirliyor. Gençler toplumda, bir evde sanki geçici olarak darmadağınık kalan insanlar gibi bulunuyorlar. Bu toplum tarafından, «kaynaşmış» olmaksızın sömürülüyorlar. Kapitalist ekonomi ve devlet yönetimi kısmi ve değişken gereksinmelerine göre sınır kazıkları çakıyor; bu arada, fazladan geçilen alan bazen genişliyor, bazen daralıyor…»

Gençliğin, değişen toplumsal rolü temelinde geçmiş dönemlerden kalan bir sınır kazıklarına karşı hücumu başka bir şiddet ve doğrudan doğruya devrimci bir önem içermektedir. Çünkü ayak bağı olmaya başlamış üretim ilişkilerinin daha yüksek derecede gelişmiş üretici güçlere veya bunların serpilmesine karşı direnci bu üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması zorunluluğunu gençliğin eylem alanı içine sokar. Kapitalist düzendeki bunalımın önemli bir ikincil yönü de, eğitim sistemini, bizzat kendi yadsımasını getirmeksizin, modern teknolojinin gereksinmelerine uydurmadaki yeteneksizliğidir. Günümüzde tarihi olarak çağı geçmiş üretim ilişkilerinin ayak-bağı etkisi en belirli olarak işte burada gün ışığına çıkıyor; bunun için toplumun önümüzdeki on yıl için hesaplanan eğitim ihtiyacını ve aynı şekilde oldukça kesin hesaplanabilen mümkün eğitim gücünü sadece bir kere göz önüne getirmek yetecektir.

Sermayenin egemenliğinin zorunlu bir önkoşulu, zümre olarak varlıklı sınıflarla bağları olan bir azınlığın eğitim ayrıcalığında yatar. Patlama şeklinde artış gösteren kafa emeği ihtiyacı ister istemez eğitim ayrıcalığını gitgide ortadan kaldırıyor (ABD’de bugün artık 6 milyon üniversite öğrencisi kayıtlıdır; aynı dönemde ABD tarımında bağımsız ve yardım eden aile üyeleri de dahil olmak üzere sadece 5,5 milyon insan çalışmaktadır. Öğrenim süresi olarak 5 yıl hesap edilirse, bu hesap sonucunda, yüksek öğrenim yapmış olanların çalışanlara göre oranının bir hayli yüksek olduğu ortaya çıkar; bu eğilim hâlâ da artmaktadır; bu konu çerçevesinde, ABD’de kalifiye olmayan işçiler için işyeri sayısının bir vakitler 13 milyondan şimdi 4 milyonun hatta belki de 3 milyonun altına düştüğü gerçeği de ilginç olsa gerek…). Hızlı teknolojik değişme ve bilgi çağının şiddeti eskiden öğrenilen bilgilere çabucak eskimiş ve işe yaramaz niteliği kazandırıyor. Eğitimin ağırlık noktası (bunun sonucu olarak) mümkün olduğu kadar geniş bir seçmeli temel bilgiler öğrenimine ve eleştirici öğrenme davranışı, esnek ve çok-yönlü öğrenme becerisi ve öğrenme inisiyatifinin geliştirilmesi anlamında zeka alıştırmalarına verilmelidir. Böyle bir eğitimin sonucu taşıyıcısını adım başı toplumun otoriter-hiyerarşik sınıflanması ve toplumsal çıkarlar açısından aşırı akıl-dışılık olan sermaye değerlendirme sürecinin kâra yönelik amacı ve akılcılığı ile çatışmaya götürecek eleştirici bir akılcılık olacaktır. Bu çelişki varlıklıların egemenlik çıkarlarına doğrudan doğruya dokunmaktadır. Bu nedenle de kapitalist düzen çerçevesinde çözülemez.

Bu gelişmeye karşılık eğilim olarak, şimdiye dek aydın tabaka arasında uygulanan satın-alma yöntemi de etkisiz kalmak zorundadır. Satın-almanın veya etki biçiminin özü bu harcamanın kitlelerden (ve dolayısıyla çıkarlarından) koparan niteliğinde yatar, yani mutlak miktarda değil… Satın-alma ezilenlere karşı olan egemenliğe işbirlikçi göz yummayı amaçlar. Bu ortaya çıkmadan önce var olan çıkar birliği bozulur ve ikramiye uğruna yapılan rekabetle oluşan çıkar çatışması iktidarın hizmetine sunulur.

Aydın tabakasının genişlediği ve öneminin tüm alanlarda arttığı ölçüde satın-alma harcamalarının da genişlemesi yani genelleştirilmesi gerekir. Bu koşullar altında bu nitelikteki ödemeler ücretli emekçiler sınıfının belli bir tabakası için genel bir ücret arttırılmasına dönüşür; böylece de bu sınıfın ortak sınıf çıkarı artık kesimlerinin farklı davranışlara uğramasından kurtulmuş olur.

Bütün bunlardan, genel olarak gençliğin, ve özel olarak genç aydınların sınıf çelişkilerinin hızlı bir şekilde artan keskinleşmesinden etkilendikleri ve bunlardan gelecekte de -artan bir eğilimle- davaya savaşçı, anti-kapitalist bir sarılma beklenebileceği çıkıyor.