Cuma, Şubat 23, 2024
Ana SayfaMakalelerSeçtiklerimizYayınlar

Şahsi Meselemiz! – Leyla Aslan

“Anadolu toprakları anlatılırken hep derler ki medeniyetlerin beşiğidir; coğrafyası, kültürü, dili çeşit çeşittir. Değme ırkçısı bile bunu övünç kaynağı olarak dillendirir. “Evvel zaman” içinde bu topraklarda Ermeniler, Rumlar, Gürcüler, Türkler, Ezidiler, Süryaniler, Kürtler… hep birlikte yaşarlarmış. Kimse de sonrasında şunu sormaz; peki nerde şimdi bu halklar?

Türkiye’nin merkezinin merkezi Beyoğlu’nun gettosu Tarlabaşı… Vaktiyle ev sahipleri olan Rumlar’ın uzun bir hikayesi var burada. Bu hikayenin yolu Kıbrıs Barış Harekatından, 6-7 Eylülden geçip Bedrettin Dalan’ın tarihi Rum evlerinin üzerine yaptığı çift şeritli yolla başka bir hikayeye mahal veriyor. Rumlardan boşalan evler Kürdistan’da köyleri boşaltıldığı ya da Anadolu’da geçinemediği için İstanbul’a gelen insanlar tarafında dolduruluyor. Tarlabaşı bir yıkımın boşluğunu dolduran yoksullar tarafından sürekli doldurulmuş. Hep başka başka hikayeler biriktirirken, bulvarın ayırdığı iki farklı dünya haline gelmiş. Tarlabaşı’nın varlığı İstiklal’e İstiklal’in varlığı da Tarlabaşı’na mecbur. Aynı ilçenin iki ayrı dünyası da birbiriyle var olmak zorunda. İstiklal, Tarlabaşı’nda yoksulların ekmek kapısı iken, Tarlabaşı ise İstiklalin iki tarafındaki insanların kendi yapamayacağı bütün işler için ucuz iş gücü rezervi.

Tarlabaşı’nın son yıkımı şimdilerde bomboş duran dükkanlarıyla  Taksim 360 projesi. Projenin bitmeyen şantiyesinin arkasında, mahalleden bir arkadaşımla dolaşırken gelip geçen herkesin kısa kısa hikayelerini dinliyorum ondan. Bu binanın en üst katında oturan kadın zamanında dansözlük yaparmış. Sonra bir otelin 9. Katından atılıp felç bırakılmış ancak kocası da olmayan bir adam ona çok sadıkmış ve elleriyle karnını doyurur aynı zamanda bir dediğini iki etmezmiş. Diğer binada yaşayan kadın eski polis, şimdi güvenlik görevlisiymiş. Birlikte yürüdüğüm kadın, sokak başında uyuşturucu kullanan Kürt gençleriyle selamlaşır, sokaktan aniden öfkeyle yükselen seslerin bazılarında kadınların yanına gider bazılarında bu deliler kavga etsin der geçer. Çoğunlukla ailelerin anne baba dahil olmak üzere bütün fertleri geçmişten beri uyuşturucu kullanır, hamileyken, çocukların yanında fark etmeksizin. Üstelik uyuşturucu meretinin de bir piyasası vardır ve ot hem kolay bulunmaz, hem artık kesmez hem de kimyasallar çok daha kolay bir biçimde gerçek dünyadan uzaklaştırır. Yoğun kimyasal kullanımından sokaktan geçerken çocukların, artık yetişkin olmuş gençlerin fiziksel engellerine rastlamanız ya da çocukları olan koca koca adamların deli gibi hareketler yaptığını görmeniz işten bile değil. Ancak bu deli hareketler, fiziksel engeller mahallenin gamı kederi olmaktan çıkmış. Bunlar artık satılabilir bir hale gelmiş. Sokakta yozlaşmış bir yaşamın içerisinde deliren adamlar ve bu adamların fiziksel-zihinsel engelli çocukları sosyal medyada fenomen haline geliyor. Uzun zamandır birlikte zaman geçirdiğimiz bir çocuğun babasının engelli annesiyle baş başa bırakarak gittiğini sanıyordum. Oysa sonradan yine mahalleden biri durdurup bunun babasını tanıyor musun sen diyor ve Tiktok’ta videolarını gösteriyor milyonlar izlenmiş. Aynı şey başka başka birçok ailede kendini tekrarlıyor. Daha da kötüsünü öğreniyorum tam da bugün; kocası kimyasal bağımlısı bir kadın yedi gün çalışarak iradesini sonuna kadar zorlayarak, çocuklarına bakmaya çalışıyor. Kira üç katına çıkacak, çocuklar okula başladı diyor. Diğer taraftan sosyal medyada ekonomik olarak kendisi gibi olan kadınların bedenlerini teşhir ederek nasıl para kazandıklarını anlatıp onlarla dalga geçiyor. Peki ya direnemezse ne olacak? Bu çelişkiyi her gün yaşayarak devam ediyor onun da hayatı. Bugün 25 Kasım eve geldiğimde eylemde insanların polise “Polis fuhuş yap, onurlu yaşa.” Dediğini duyuyorum. Bu ilk şahsi meselemiz burada kalsın.

Son tartışmalar vesilesiyle Yılmaz Güney’le gerçekten tanışma imkanı buldum. Çok iyi filmler, iç çatışmaları yansıtan kitaplar, çok politik Newroz konuşması ve Nebahat Çehre ile olan ilişkisi dışında bildiğim bir şey yoktu. Üretimleriyle anlattıklarını anlıyor ama bu noktaya nasıl vardığını hep ıskalıyordum. Siyasi Yazıları’nı okuduktan sonra sanattaki sınıfsal konumlanışını çok daha iyi anladım. Şöyle diyor; “Sansür ve yasaklarla aramızdaki çelişme, sınıfsal bir çelişmedir. Bu çelişme, emperyalizme bağımlı işbirlikçi burjuvazi ve toprak ağalarının siyasi iktidarı ile emekçi halk yığınları arasındaki çelişmenin, ilerici ve devrimci sanat ile devletin gerici faşist yöntem ve araçları arasındaki çelişmenin, sinema planına yansıyan biçimidir.” Kültürün, yaşamın ve hatta duyguların çatışması çoğu zaman bir sınıf çatışmasının yansımasıdır. Arkadaş filminde arabaları çizen çocukların sınıf kinini teorik olarak devletle, şiddetle, güçle ve iradeyle kavrayarak anlamış ve sonraki üretimlerini de bu temelle var etmiş. Her sınıfın kendi kültürü ve kendi sanatçısı var diyor ve kendisi de kendi çelişkileriyle birlikte sınandığı hayatta bir taraf seçiyor. Bu seçim onun geniş yoksul kitleler tarafından yaşarken de sürgünde öldükten sonra da sahiplenilmesine yol açıyor. Okmeydanı’nda neredeyse hiç film izlemeyen ve artık televizyon dizilerine de pek merakı olmayan gençlerin birçoğu Yılmaz Güney filmlerini hala biliyor, bir iki filmini de izlemiş olsa elinde fotoğrafının olduğu çakmaklar, sigara tabakaları taşıyor. Hadi film izleyelim dendiğinde senin solcu olduğunu biliyorsa Yılmaz Güney izleyelim diyor. Adana’dan gelen Siverekli, feodalizmin kendisinde kurduğu hükmün farkına sonradan varan ve bunla savaşan bir adamın verdiği özeleştiriyi görüyoruz burada. Peki seneler sonra Yılmaz Güney bir reklam, televizyon yıldızı tarafından neden kadına şiddet bahanesiyle konu ediliyor?  Bu da ikinci şahsi meselemiz bu da burada kalsın.

Dünya ülkeleriyle birlikte 3. Enternasyonel’in çiçeği burnunda komünist partisi kurulur Türkiye’de. 1921’de Mustafa Suphilerce kurulan parti Mustafa Kemal’in hışmına uğrar. Mustafa Kemal Sovyetlere değil Batı Bloğuna göbekten bağlıdır. Muasır medeniyetler batıdadır. O seviyeye ulaşmak için Mustafa Suphilerden kurtulmalı Komünist Partiyi kıvama getirmelidir. Karadeniz sularında boğdurur Yahya Kahya’ya. Üstelik sekülerliğin savaşçısı, hilafet düşmanı Mustafa Kemal bu saldırıyı, muhafazakar bir düsturla yapar. Dinsiz, ahlaksız komünistler öldürülmelidir. Maria Suphi Yahya Kahya tarafından iki kere satılır. Maria şiddet, tecavüz sarmalında geçirir ömrünü. Herkes onun hangi evde olduğunu bilir ama kimse ilgilenmez. Okmeydanı’nda rivayettir TKP’liye gözaltında bile Suphileri Mustafa Kemal boğdurmadı mı siz enayi misiniz? Denir. Bu her TKP konusu açıldığında anlatılır gülünür. Ancak hazin bir gerçekliği var bunun; hilafet düşmanı Mustafa Kemal kadınların özgürlüğü için savaşmış gibi görünür. Maria Suphi öldürülür, kadınlar bir gelenek olarak sahip oldukları başörtülerinin ve kıyafetlerinin yasaklandığını öğrenirler ve Dersim’de kadınlara tecavüz edilir; sonradan yasaklanan her şey Siyasal İslam’ın temellerini atar. Yasaklanan başörtüsü türban olarak geri döner, Kürtlerin senelerce katledildiği savaş başlar, komünist kadınlar hapishanelerde, sokaklarda öldürülmeye devam eder ancak Mustafa Kemal ilerici, aydın, kadınlar için özgürlük savaşçısıdır. Üstelik siyonizme karşı büyük bir direniş sergileyen Hamas gericidir. Filistin’in komünist örgütleri Hamas’la birlikte savaşırken, hastaneler bombalanırken, bir halk çocuklarına ağlarken üstelik ülkemizin kendini solcu demokrat tanıtan aydınları Hamas’ın kadınlara zulmedeceğini ileri sürüp, İsrail’in uyuşturucu kullanılan partilerinde dans eden “özgür” kadınlarını öne sürüp tarafsız kalarak zulme ortak oldular. Bakın bu da şahsi meselemiz.

 “TV reklam filmlerinde oynayan oyunculara gelince, bunların çoğu reklam emekçileridirler. Geçimlerini bu yolla sağlamaktadırlar. Birkaç kişinin dışında, onlar da yoğun bir sömürünün altındadırlar. Bunların büyük bir kısmı, emeklerinin karşılığını tam alamazken, sivrilen bir kesimi ya da sinema-tiyatro-spor-mankenlik vb. çalışmalarıyla üne kavuşmuş bir kesimi, kendi geleceklerini kapitalist toplumun varlığına bağlayan bir kesimi; yürek hoplatan güzellikte kızlar, yakışıklı, alımlı erkekler, ünlü ve yetenekli sanatçılar, güzelliklerini, yeteneklerini, ünlerini ve toplumsal ilişkilerini kapitalist çetelerin emrine vereceklerdir. Kapitalist toplumda her şey alınır, satılır. Şeref, ahlak, namus, ün, her şey. Geçerli tek değer ölçüsü paradır. Ünlü olan, ününü şu ya da bu biçimde paraya çevirmek isteyecektir. Kapitalist toplumda olağan ve doğaldır bu. Kadının ve erkeğin, cinslerine ve cinslerinin avantajlarına göre ünlerini değerlendirme yolları vardır. Üstelik çeşme akarken kovasını doldurmayan “enayi”dir. Şu ya da bu daldakiler için değil, genel anlamıyla, bir sanatçı için sorun, sömürüden yana mı, yoksa karşısında mı yer alması sorunudur. Sorun, sömürü çarkının süslü bir vidası mı, yoksa sömürü çarkını kırmanın yağlı, gerekirse kanlı bir vidası mı olmaktır. Kendi varlığını ve rahatını, sömürü çarkının işlemesinde görenler, elbette ki bu düzenin türküsünü söyleyecekler, ünlerini, yetenekleri54 ni ve güzelliklerini, toplumsal ilişkilerini kapitalistlerin emrinde, kendilerine çeşitli nedenlerle yakınlık duyan, sınıf bilincine henüz ermemiş halk kitlelerini aldatmak için bir etki aracı olarak kullanacaklardır. Burada tayin edici olan, sanatçının niteliğidir.” Yılmaz Güney

6 Şubat günü Anadolu’nun ve Kürdistan’ın önemli bir kısmını etkileyen, binlerce insanın öldüğü deprem birçoğumuzu sokağa çıkardı. Önce “Birçoğumuz”u tarifleyelim. Bu kümede kendini tanıdığından ya da doğduğundan beri başka iktidar görmeyenler çoğunluktaydı. Öncelikle insani yardım diye atılan adım kendini ayrıştırdıkça politikleşti. Okul çevrelerinde yardımın kiminle gideceğine göre ayrışmalar, İBB’nin ya da Kızılay’ın ya da AFAD’ın yardım merkezinde çalışan, sosyalist örgütlerle hareket eden onlarla deprem bölgelerine gidenler… Bir şeyler oluyor diye dayanışma çağrılarının içinde bulunurken, biriyle sohbet etme fırsatı buldum. Yardımların iktidarın elinde olmayan tek kurumla gönderilmesi gerektiğini söylediği bir duygu yığılmasıyla kendini anlatırken, günlerdir uyumadığını ve dayanışma merkezlerinde çalıştığını söylüyordu. Günlerdir onu uyutmayan şeyin içerisinde bireysel bir şey bulmak imkansızlaşıyor. Birçokları da benzer biçimde atlayıp deprem bölgesine gitti. Gezideki kaldırım taşlarını elden ele taşıyanlar bu sefer yardım malzemelerini elden ele taşımaya başladı. Eller değişti, taşınanlar değişti, taşıyanları bir araya getiren öfke ve umut da değişti. O gün kaldırım taşlarıyla başlayan seferberliğin diğer tarafında mevcut halin dağılması gündeliğin sürdürülemeyecek bir hale geldiği, ölümün insanın boynuna yük olarak sıradanlaştığı günler geçirdik. Deprem ve hisler üzerine konuşabilmek için hem erken hem de ne haddime. Ancak kapana kısılmışlığın bir nebze dağıldığını söyleyebilirim. Yalnızlık barikatı aşıldı, cem olundu. Bu cem olan topluluğa yön verebilen oldu mu? Sanmam. Kurulan deprem yardım merkezleri sadece bir yardım merkezi olarak kaldı. Esas hedef gösterip kavgaya başlayan Kızılay’a yapılan eylemler oldu. Bu sırada Kızılay ve AFAD metro istasyonlarında reklam yayınlamaya başladı bile. Günlerce çadır bulamayanlar, reklam afişleriyle donattı şehri. Enkazların altından sesler gelirken yetişemeyenler, canlı yayın ekranlarına koştu. Ekranlar, afişler, kamusal alan… Sözler onlara aitken hareket bize aitti. Hareket kolektifleştirip umudun kapısını aralarken, kamusal alan devlet burada demeye devam etti. Kolektif şiddet olarak devlet orada. Onun sanatı, onun sözleriyle kulaklarımız doluyken sıkışıp ittirdiğimiz umudun kapısı şöyle bir aralanıp geri kapandı. Çünkü anahtar komünistlerde, kendilerine güvenmeleri gerekiyordu. Zaman komünistler için erken, ancak hareketlenen yerlerde hızlıca kurulacak komünler, kitle iletişim araçlarının doğru kullanımı, kendi olanaklarını yaratmak. Devletin değil devrimcilerin şiddetini açığa çıkarmak. Hızlıca toplanıp basın açıklamaları, teşhirler yapmak yerine kamusal alana yapılacak her iradi hamle ancak bunun gerçekten kamusal alana olması, yani polis çemberinde toplanmış 10-15 kişi değil. Sonu gelmeyen dayanışma konserleri, bizim çekeceğimiz belgeseller, Kızılay afişlerinin üzerine yapılmış bizim afişlerimiz ile kamusal alanı zapturat altına almalıydık. Şarkı söyleme hakkımızı sonuna kadar kullanarak… Edilgen olanı etkene çevirmek ve deprem bölgesiyle kurulacak duygusal bağı, insanın insana olan inancını tazeleyerek. Umut edilen bir şey değil umut ancak var edilebilecek bir şey. Komünistlerin her krizde hareket edip yalnızlıktan kopanlara,  kendini bu toprakların tek iradi gücü olarak ortaya koyan Türkiye Cumhuriyeti’nin ihmal ederek, kast ederek öldürdüklerine borcumuzdur.

“Toplumun milli ve manevi değerlerine, genel ahlâka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olamaz” ibaresi RTÜK kanunun 32. Maddesine eklenerek 2017 yılında KHK ile evlilik programları yasaklandı. 2017’den beri emekliliğin var, e maaşın iyi yaşın da geçmiş ölmek üzeresin açın paravanı diyenler, biraz göbek atmalı biraz hırgürlü insanın utanç duyacağı her şeyi sergileyen ama herkesin de bunu yaparken para kazandığı seromoniyi izlemiyoruz. Ailemiz, milli değerlerimiz korundu mu? Bir çocuğun hapiste olduğu, bir çocuğun uyuşturucu kullandığı aileler korundu. Milli değerlerimiz; azınlıklardan nefret eden, kadına, çocuğa şiddet uygulayan, et yemeyi şov haline getiren değerler korundu. Sonuç olarak yeni bir ilişki programı başladı; Kısmetse Olur. Rengarenk yepyeni bir dünya, sürekli flört eden kadınlar ve erkekler. Yaşamın en önemli öğesi sevgiyle alay edip yepyeni tipolojiler çıkardılar karşımıza. Kapitalist toplumda her şey alınır, satılır. Şeref, ahlak, namus, ün, her şey. Geçerli tek değer ölçüsü paradır. Bu yeni programın insanların tek ölçütü para, Sovyet filmlerinde, komünistlerin şiirlerinde anlatılan yaşamın içindeki sevgiyi paramparça edip sattılar. İnsan kendine bunu yaparsa geriye ondan ne kalır? Bunları izleyen bir hatalıysa, bunu sunan kendine ne yapmış olur? Bunlardan birinin baş rol oynadığı esas yazının konusu olan “Şahsi Meselemiz” filmine gelmiş olduk.

Bu yalnızlık kimin hep kalabalık?

2016’da Cizre’de bodrumlardan sesler gelmeye başladı. Meral Danış Beştaş, İçişleri Bakanı Efkan Ala ile görüşürken bir milletvekili bir başbakan telefonun ucunda olduğu sırada bodrumları ateşe verdiler. Devletin yasal sınırları içinde siyaset yapan onlarca insan, devlet tarafından yakılarak öldürüldü. O gün görevli olan hemen hemen herkes hala görevli. Eskişehirspor açtığı pankarta rağmen hala her gol sevincini yaşamaya devam ediyor. Tarihte bazı anlar vardır sıfır noktası gibi bu da öyle bir olay. Bu olayı büyük bir coşku ile karşılayanlar artık çürümüşlüğün temsilidir. Kimliklerinden bağımsız olarak…

Bugün adım adım örgütlenmesi gerekenler, Cizre ve Sur’da yaşamını kaybedenleri görüp elinden ne geleceğini bilmeyip köşesine çekilenler. Yaşanan her olayda kamusal alanı zapt eden devlet ve karşısında gözaltına alınan cılız bir sol. Gözaltından sonra Kadıköy ve Taksim’in çeşitli barlarında gündeliğine geri dönenler, yaşamını sarsmadan mücadeleyi iş olarak görenleri, coşkuyla değil işten eyleyenleri bir kenara koyalım. Şimdilik onların alamayacağı bir sorumluluğu yüklenelim; yalnızlığı ve çaresizliği nasıl alt ederiz?

Sınıf farkı keskinleştikçe toplum da keskin bir şekilde bölünmeye başlıyor. Para ile kurulan ilişki her şeyi belirliyor. Üretimden uzaklaşan insanlar, dünya üzerinde hiçbir maddi karşılığı olmayan paraya mecbur kalmasıyla ortaya çıkan yeni durum üzerine konuşmalıyız. İnsanların manifaktür üretimleri onların bir nesneye uyguladığı iradi bir değişim. İrade ile bilinçli bir iş yapmak, bunun kendin için üretmen ve ürettiğin şeyin faydasını gördükten sonra yaşadığın mutluluk hali… İrade, bilinç ve duygunun senkronizasyonu bir üretim faaliyetinde kendini ortaya çıkarıyor.

Bilinç; benim, ailemin ve topluluğun ihtiyacı olan şey ne ve onun tasarımı; İrade; İhtiyaca göre tasarlanan şeyin değişimine karar vermek; Duygu; orataya çıkan nesnenin yansımaları ile kurulan bağ.

Manifaktürden hızlıca sanayiye gelelim. Türkiye için sanayileşme çok geç atılmış adımlardan biri. 1954 yılında 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu yürürlüğe sokulmuş ve montaj sanayi ile ülkemize sanayi girmiştir. Eğer kendi üretiminiz değilse bir ürün markanın merkezinin olduğu yerde tasarlanır ve tasarım Türkiye gibi ülkelerde parçalar bir araya getirilerek montajlanır. Yabancı iş ortaklarıyla yerli parası olanlar birleşip çeşitli markaların Türkiye temsilciliğini böylece açmaya başladı. Üretim başkası için ancak hala bir üretim var, nitekim medya aracılığıyla neye ihtiyacın olduğunu belirlemeye çalışsalar da kişisel hayatın göz önünde olmadığı için ne satın alacağın yine sana kalmış.

Bilinç; ihtiyaçlarımı almak için çalışmalıyım. İrade; ihtiyaç olan para için, sorumluluklar da gözetilerek –aile, çocuklar- yapılan tercihler. Duygu; sorumluluklarla kurulan bağ.

Günümüz insanı neler üretiyor? Türkiye’de ağır sanayi ve tekstili saymazsa özellikle genç nüfus yoğun olarak hizmet sektöründe çalışıyor. Hizmet sektörünün GSYH’ye katkısı %70 seviyelerinde. Bu eski nesil hizmet sektörü. Bir de yeni nesil hizmet sektörü var; sosyal medya. Her türlü sosyal medya artık satış yapabildiğiniz bir alan haline geldi. Beden, duygu, bilgi, enerji, arkadaşlar elinizde ne varsa satabilirsiniz. Yani %70 üstünde bir rakam koymak lazım. Nitekim görünür işsizlik ve gizli işsizlik olarak ayırırsak çalışan, iş arayan öğrenciler de bu rakamın dışında yer alıyor. Öğrencilerin ne kadarının çalıştığını istatistiki olarak bulmak mümkün değil ancak görünen kadarıyla neredeyse çalışmayan öğrenci yok. Büyük şehirlerde okuyamayıp geri dönenleri, ya da puanı yetse de geçinemeyeceği için tercihini küçük bir kentten yana yapanları da içine alalım. Üstelik geçmişte kalkan oluşturan çoğu şey dağıldı. Anne-babalar 60ların sosyal devletine ya da oradan kazanılmış hakları dağıtamayan fabrikalarda çalışıyorsa yine iyi. Kürdistan’dan savaşta sürgün edilen, mahallelerde faşist saldırılara göğüs geren yani her türlü ötekisi değilse aileniz bu devletin görece yine iyi. Ancak sınıf altı ailelerde büyüdüyseniz ya da muhafazakar ailenin bit yeniğiyseniz şiddetle büyümemiş olmanız olanaksız. Kozağaçlı yarım insandan bahseder. İnsanın kendini tamamlaması içinse belirli bir refah düzeyi gereklidir. Bunu da sağlayamayacaksak gençlerin birçoğunun yarım doğup öyle büyüdüğünü ve her türlü suça, çürümüşlüğe ne kadar açık olduğunu göz önüne alalım. Yarım insan iletişim kurmayacak mı? Bir şekilde mutlu olması gerekiyor. Satın alırsa mutlu olabilir ancak ve bunun için en kolay yol ne ise, bütün yüklerinden kurtularak onu yapmalı. Üretecek ne bir alan ne de mekan yoksa, bir şeyler satmalı. Sattığı oranda eksikliğini tamamlayacak, sattığı oranda satın alıp kendini kamusal alanda bir yerde konumlandırabilecek. Sokağa cebinizde para olmadan çıkmayı deneyin, paranız olmadan bir yerde oturmayı birileriyle tanışmayı deneyin. Artık mümkün değil. Evden dışarı çıkabilmeniz için para lazım. Bir an için herkesi soyutlayıp benim düşündüğüm gibi ele alın. Mayakovski devrimci güdüyle yalnızlığı seçiyor hayatının bir döneminde bu o değil. Sizin iradeniz dışında başınıza gelen bir yalnızlık, içinden çıkmak isteyip çıkamadığınız bazen sadece cebinizde paranız olunca çıkabildiğiniz bir yalnızlık. Bu yalnızlık şiddettir diyebilir miyiz? Bu da bizim şahsi meselemiz devam edelim.

Bilinç; yalnızlıktan kurtulmalı, güçlü olmalıyım; İrade; satmalı ve bütün yüklerimden kurtulmalıyım; Duygu; gelecek kaygısı, endişe.

Öncelikle insan ihtiyacının ne olduğunu yeniden tanımlayalım. Açlık, karnını doyurmanın artık para dediğimiz soyutlukla değil doğrudan anlaşılması gerekiyor.  Yoksul mahallelerde gıdaya ulaşımın sağlanmasından tutun da yemekhanelere en temel ihtiyacın karşılanması gerekiyor bu bile artık sistemin kendi içinde çözebileceği bir sorun olmaktan çıktı. Kriz anlarında yanyana gelenler devlet dışında iradi bir gücün ortada olmaması sebebiyle hemen kendi köşesine dağılıyor. Ölümler sıradanlaşıyor hayat her şeyi elimine ediyor. Yaşama güdüsü baskın geliyor ve yoğunlaştırılmış kriz anları dışında herkes kriz dinamiğini hayatına yedirerek değer yargıları olmadan sürdürüyor. Hayat telaşlı bir sürdürme hali olmuş durumda. Ani krizlerin olağanüstü hallerin belirlendiği zaman kendini gündelikte inşa ediyor. Hiçbir savaş birden bire vuku bulmaz bir sürecin işidir. Yani Birinci Dünya Savaşı Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ın öldürülmesiyle başlamamış yalnızca fiile geçmiştir.

Bu rüya benim öyle mi?

Şimdi dönüp şahsi meselelerimizi hatırlayalım. Bulunduğumuz halden bile büyük bir krizin bizi beklediğinin işaretleri toplumun içerisinde dolaşıyor. İkili ilişkilerin çürümüşlüğü, kadınların üzerindeki şiddetin artması, tacizler, istismarların daha kötüsü kadınların bedenlerini teşhir etmek zorunda kalmasının normalleşmesi; onur mudur? Polise fuhuş yap onurlu yaşa diyenler, dönüp iki çocuğuna bakamadığı için çocuklarının yanında fön makinesini bırakıp intihar eden kadının onuru altında ezilmelidir. Kendini solcu/devrimci tanıtıp hazlarından vazgeçemeyip, mücadeleyi kendi hazları için kullananlar Enes Kara gibi birçok gencin yaşama sevinci olmanın yollarını aramak yerine, seçtiği tarafın çürümüşlüğü altında ezilmelidir.

Özgürlük tanımını sekülerleşme olarak tanımlayıp, uyuşturucu partilerindeki İsrailli kadınları özgür diye yutturmaya çalışanlar; yoksul mahalllerde uyuşturucu kullanıp yavaş yavaş intihar edenlerin çaresizliği altında ezilmelidir.

Kamusal alanı zapturat altına almak lazımken, kendi değerlerimizi yani Yılmaz Güney’i, kültürü yani sözü bizim rüyamıza gidecek olan yolun yapı taşlarını savunamayanlar bir Kürt gencinin kendini yemekhanede asarak intihar etmesinin altında ezilmelidir.

Ani krizlerin elimine olma hızını gördük deneyimledik, uzun süredir yoğunlaşan kamusal intiharlarla insanlar, bizim yapmamız gereken şeyi yapıyor olabilirler mi? Çürümüş dünyaya sırt çevirip, çürümüşlüğü, kendilerine dayatılan iradesizliği, çaresizliği faş ediyorlar. Bunu bir kriz değil peşi sıra su damlaları gibi ısrarlı bir biçimde yapıyorlar. Günümüz insanın kolektifleşmiş rüyasından uyanması için damlayan etkili su damlaları ve hikayeler bırakıyorlar. Yeniden soralım intiharlar kimin meselesi? Onların şahsi meseleleri mi yoksa hepimizin şahsi meselesi mi? Gördüğümüz dünyayı kavrama biçimimize bakalım. Nasıl bir rüya içindeyiz? Bu rüya bizim öyle mi?

“Ben basit bir zanaatkârım; örs üzerindeki çekiç vuruşlarımın yankısı uzak mesafelerden duyulur.

Yeniden bir rüyaya varır mı bunca emek? Her eşya bir emek yığınıdır. Bitmiş olanın arkasında dizili duran kol, kas, düşünce ve duygu yığınını görebiliyor musunuz? Olmayanı var etme kudretine sahip olan tek güç olarak komünizm bir hayalet gibi dolaşıyor. Kimsenin kalmadığı bir zamanda kendini yeniden, yepyeni biçimlerle var ediyor. Her şeyin bittiğini sandığımız herhangi bir anda başka bir formla ortaya çıkıyor. Geriye kalan bu biçimin ortaya çıkarılması; sıradan insanların yapacağı basit ama meşakkatli bir zanaat…

One thought on “Şahsi Meselemiz! – Leyla Aslan

  • serap

    Merhaba,
    Yazınız kurgusuyla verdiği çarpıcı mesajlarıyla gerçekten iyi bir yazı. Katılmadığım ya da daha iyi formüle edilse daha iyi olurdu diye düşündüğüm noktalar olmasına rağmen yazı gerçekten beni sarıp sarmaladı. Herkesin şahsi meselesi olması gerekenleri pratik bir yola dair söz kurarak ve eylem için yol açarak ilerleteceğinizi düşünüyorum. Yazılan hiçbir şey yazıyı güzelleştireceği için orada değil insan bunu hissediyor. Bu çürümüştükten, bu toplumsal çöküşten duyulan acı ile birlikte bir yol arayışını ifade ediyor. Elinize sağlık…

Yorumlar kapatıldı.