Pazartesi, Nisan 22, 2024
Komünlerin SesiMakaleler

Gençliğe Bölgeden Notlar ve Enkazdan Sesleniş/Gençlik Komünleri

Türkiye, Kürdistan, Suriye ve Orta-Doğu’nun birçok bölgesinde etki gösteren deprem sürecinin, Türkiye ve Kürdistan’da gençlik açısından başka bir deneyim açığa çıkardığını gördük. Devletin “yokluğu” ve “varlığı” katliama yol açarken, krizlerini yönetemezken depremin ilk gününden itibaren en hızlı organize ve koordine olan halk kitlesinin gençlik olduğunu gördük. Frantz Fanon’un “halkın gizil güçleri” diye tarif ettiği, tam da böyle vakitlerde ortaya çıkan enerjinin bugün kaynağı gençliğin kendisiydi. Öncelikle depremzede (devletzede) yoksul halkın yaralarını sarmak, dayanışmak için ilk günden itibaren bölgede ve dışında mücadele eden devrimci ve demokrat bütün gençlik örgütlerinin, gönüllülükle mücadele veren bütün gençliğin emeğine sağlık. Ancak gençliğin kritik sorumluluğu, tam bu gücü ortaya çıkardığı yerde yeni başlamaktadır. Katliamın sorumlusu faşist iktidar ve bağlı olduğu kapitalist sömürü düzeni bugünlerde bu krizi kendi fırsatlarına çevirmek için ellerinden geleni yapacaklar. Ya bu kriz üzerinden beslenerek ya da bu krizi geçiştirerek biz gençleri “normalleşen” bir gündelik hayatın içine çekmek isteyecekler. Biz gençlik için önümüzde yine yoksulluk, mülksüzlük, yine faşizm, yine ölüm… İşte “normalleşen” gündelik hayat. Olası bir İstanbul depreminde, bu koca kentin emekçileri, yoksulları ve yoksullaşan kesimleri yani milyonları için de bir devlet olmayacak. Vebali de bu devletin varlığında olacak. Önümüzde bunlar varken bizim kritik sorumluluğumuz, işte burada ortaya çıkmaktadır. Gençlik bu coğrafyada bunlarla karşılaşmaya gebeyken enerjisini şimdi iktidara çevirmelidir. Deprem bölgelerindeki halkın hesabını acılarını ve öfkesini metropollerin sokaklarına taşımalıdır. Örgütlenmeli ve bugünden kendi öz-örgütlülüklerini yaratmalıdır. Bu dayanışma kültürünü örgütlü bir anlayışla buluşturup kendi karşı-iktidar araçlarını deneyimlemelidir. Bütün bunların, yaşayabilmek ve yaşatabilmek için yoksulların iktidar savaşını verebilmenin ve kendi iktidarımızı yaratabilmenin yollarını düşünebilmek adına bu yazımızı sizlerle paylaşıyoruz. Enkazlar bize sesleniyor!

“Sürdürülebilir” Katliam: Gündelik hayat

 “Seçilmiş hayatları yaşayıp gidiyoruz”

İçinde yaşadığımız modern kapitalist dünyada gündelik hayatı teşkil eden çalışma saatleri ve boş zaman “farklılığın elverdiği bir biçimde” sistem tarafından kuşatılmış ve inşa edilmiştir. Bu pek de bir şey anlatmayan cümlenin bilgisini bilsek de bilmesek de, çeşitli biçimlerde hayatlarımızın içinde hissedebiliyoruz.

Deprem bölgesinin içinden konuşarak enkazda ailesini kaybetmiş “kader kurbanı” insanların devlete yönelen öfkesi “Allah bunların belasını versin, siz nasıl insanlarsınız?” ya da deprem bölgesinin dışında “Bunlar nasıl kötü, vicdansız insanlar. Bu kadarı da olur mu?” söylemleri bizim, aynı büyük öfkenin parçaları olduğumuzu en azından “insanlık” söylemiyle birleştirebiliyor. Peki biz gerçekten insan mıyız ve insan olarak gerçekten haklarımız var mı? İnsan olabilmek için önce hayatımızı sürdürmemiz gerektiğini, yaşamak için de iki temel şeye ihtiyacımız olduğunu doğalında biliyoruz: Barınmak ve beslenmek.

Bağcılar’da haftanın 6 günü, günde 12 saat çalışmak ve ertesi gün işe tekrar gidebilmek için de en az 6 saat uyumak zorunda olan bir tekstil işçisini düşünelim. Aylık geliri on bin lira. Yani “barınma” ve “beslenme” ihtiyacını zar zor sürdürebilmek için en az 18 saatini bu sisteme feda etmesi şart. İnsan olabilmek için geriye kaldı en fazla 6 saat, eğer öyle bir şey mümkünse… Her gün süren bu “vicdansızlık” bir insan hakkı ihlali değil midir? Değildir. Çünkü yoksullar zaten bu düzende insan olamazlar. Bu sürdürülebilir katliamın adaleti de vicdanı da, mülksüzlerin hayatta kalmak için verdikleri ömürlerinin üzerine kurulmuştur. O yüzden “insan” olabilme ayrıcalığına sahip olanlar için “adalet mülkün temelidir”. Yoksullara adalet de yok, hiçbir şey yok. Ölüm var.

Depremde, enkaz altında devletin yokluğu (varlığı) ve yönetenlerin “vicdansızlığıyla” can verdik. Ancak biz, zaten her gün başımıza yıkılan bu sisteme hayatımızın büyük bölümünü sattırarak temel olmaya devam ediyoruz. Biz temeline çimento oldukça da yıkılsa da sırtı yere gelmez şu çürük devletin.

Hatay’da bir devletzede, çaresizliğini ve isyanını şu sözlerle ifade ediyordu: “Ben İstanbul’da barınamadığım için Hatay’a taşındım ve burada 20 yıl çalışıp zar zor aldığım evim başıma yıkıldı. Ben şimdi ne yapacağım?” Yoksulluğu, mülksüzleştirilmeyi, nasıl insan olarak görülmediğimizi kendi hikayesi üzerinden bir cümlede özetlemişti emekçi bir kadın. Para babalarının devlet aracılığıyla her gün pompaladığı yalanlara rağmen kendi gerçeklerimizle sürekli olarak yüzleşebiliyoruz. Çalışmanın zorunluluğunu hissettiğimiz oranda sömürüldüğümüzü de hissedebiliyoruz. Peki yoksulların derdi temelde aynıysa eksik olan ne? Birlik ve cesaret mi yok?

Deprem yalnızca 11 ilde meydana gelmedi. Bütün bir coğrafyada yaşayanların gündelik hayatlarını etkiledi (bir süreliğine) İşlerinden izin alarak veya izinsizliği hiçe sayarak bölgeye giden işçiler, devrimciler, demokratik kurumlar… Gönüllü gitmeye zamanı ve parası olanlar… Orayla dertlenip burada dayanışma toplamak için ciddi çaba ve emek gösterenler… Gerçekten dayanışmanın ve toplum olmanın mucizeleri… Ya sonra?

Yoksullaşan genç orta sınıf açısından durum, depremin ardından 15 gün geçti, dayanışma gösterildi (daha çok sosyal medyadan) Şimdi hayatlarımıza geri dönme, iyileşme ve kafayı toplama zamanı. Bu yüzden de Taksim’de bir eğlence mekanı işe yarayabilir. Bu eğlence mekanında yer alan genç kitlenin çoğunluğunu orta sınıf ailelerin yoksullaşmakta olan genç üniversite öğrencileri oluşturuyor. Özellikle burada aranan şey karışmak ve “gerçek” hayatı bütün veçheleriyle dışarıda bırakmak. Bu yüzden ortam şöyle dizayn edilmiştir: Zifiri olmayacak ama kendini hissettirecek bir karanlık, içerisinde sohbet edemeyeceğin kadar yüksek müzik. Müzik tercihleri genellikle Türkçe rap çünkü şarkı hızlı olmalı ki dans sürekli devam etsin. Böylelikle de beden zihnin ağırlığını kapatabilsin. Hayatın anlamsızlığı, gündelik hayatın küçük veya büyük dertleri, dışarıda olan bitenler; “sınıfsız, sınırsız ve insansız” bir ortam yaratılarak biraz olsun “acıların” bastırılması… Öte yandan mahallenin öbür gençleri açısından deprem olsa da olmasa da bağcılarda 18 saatini bir atölye üzerinden harcama zorunluluğu, bu sistem için en elzem şey olarak görülüyorsa o zaman bu gençlerin atölye içerisinde veya okey taşlarının ıskartaya vurduğunda çıkardığı seste içten içe büyüyen dertleri “kader planına boyun eğmeye”  yeter de artar bile. Ne olursa olsun “böyle gelmiş böyle gider” hissettirilmelidir ve uygulanmalıdır. Bu yüzden genelde tekstil atölyelerinde çalışırken o gürültünün içinde mutlaka arabesk müzik dinlenir. Ebru gündeş, Kibariye, Güllü vs. İsyana çağırmayan, özlemleri ve acıları “normalce” göğüsleten müzikler… Bu normal denilen ve içinde bir milyon tane anormal düzlem gelişmesi kaçınılmaz olan ki her gün içinde tepinip durduğumuz şey, gündelik hayat pratikleri, sürdürülebilir katliamın, her gün tekrar tekrar ölmenin ta kendisidir. Depremzedelerin acı çığlığı çok derinden hissedilmekle beraber, gündelik hayatın içinde çok kolay bir şekilde de unutulabiliyor. Mevzu, verili gündelik hayatlarımızı yıkabilecek bir kolektif aksiyonu, hikayelerimizi birleştirebilecek bir kültür ve biçimi nasıl yaratacağımız sorusunda. Her gün yeni bir biçimde başımıza yıkılmakta olan enkazın altından çıkabilmekte yatıyor.

Deprem bölgelerinden gözlemler ve notlar (Hatay, Amed-Adıyaman):

“Yıkıntılardan korkmuyoruz. Bizler inşa etme yeteneğine de sahibiz. İspanya’nın, Amerika’nın ve dünyanın dört bir köşesinin saraylarını ve şehirlerini bizler inşa ettik. Biz işçiler bunların yerini alacak şehirler inşa edebiliriz… Ve bunları çok daha iyi inşa edeceğiz; yıkıntılardan da korkmuyoruz. Tüm dünya miras kalacak bize. Burjuvazi tarih sahnesini terk etmeden kendi dünyasını yakıp yıkabilir istediği gibi. Bizler kalbimizde yeni bir dünyayı taşıyoruz. Ve o şu anda bile büyümekte.” (Durruti)

* Hatay’da bulunduğumuz ilk günlerde dayanışma ağı genel anlamda örgütlü güçlerimiz ve gönüllü halk tarafından koordine ediliyordu. Birkaç gün sonrasında devlet, elinde silahlarıyla uzman rütbeli askerleri yolladı. Bu askerlerin ilçedeki tek vasfının, zincir marketler ve zengin muhitlerini korumak olduğunu birkaç ufak gözlemle görebildik. Bunun dışında dayanışma alanına iki şekilde zarar verdiklerini söyleyebiliriz. İlki, halkın arasında silahlarıyla gezinerek baskı aygıtı görevini görmeleriydi. Alanda gerilimi arttırmalarıyla (özellikle göçmenler üzerinde) halkın ihtiyaçlarına ulaşımını genel anlamda kısıtladılar. İnsanlar istifçi olarak suçlanmamak adına oldukça kısıtlı bir biçimde yardıma ulaşabildi. Kimisi oldukça kalabalık aile nüfusuna sahipken devletin gözüne batmayacak şekilde az bir miktarda yardımla yetinmek zorunda kaldı. Bu baskının en net örneğini bulunduğumuz cem evinin önünde aranan göçmen ve roman azınlıkların araçlarında gördük. Yani özet olarak halkın olanı yine halktan gasp edercesine sakladılar. Her diyaloglarının ve yarattıkları sorunların içerisine devrimciler olarak müdahale alanımızı zorlayarak bulunduk. Oradaki tek çatışmamız, mücadelemiz enkazlar veya ihtiyaç eksikleriyle değil, yokluğu kadar “varlığı” da kriz olan devletleydi. İkinci temel sorunsa var olan koordinasyonlara müdahale girişimleriydi. İlk iki günde düzeni oturtmakta yaşadığımız onca zorluğa rağmen depremzedelerle kurulan dayanışma ilişkisi hepimizi güçlü kılıyordu. Gerginlikler azdı ve geç saatlere kadar da sürse “yorulduk” demeden herkesin ihtiyaçlarına günün sonunda yanıt olunabiliyor, ihtiyaçlar ulaşabiliyordu. Askerin gelişiyle içeri girişlere büyük bir kısıtlama geldi ve insanların saatlerce sıra bekleyip sürenin sonunda içeri bile giremeden eli boş döndüğünü gördük. Devletin halka düzen vadederek gelip yine kriz yarattığının herkes canlı şahidi oldu. Halkın olanı halktan gasp edişlerinin sadece ufak bir örneğiydi sadece bu olay.

* Devletin öfkeyi başka yere kanalize etmek için yaydığı ırkçı propagandaların birkaç noktada halk içerisinde karşılık bulduğunu duysak da, özellikle deprem bölgelerinde dayanışma hali ve yokluğun, acıların ortaklığı halkın çoğunluğunda bu operasyonu boşa düşürür nitelikteydi. Biz de ihtimalini bile gördüğümüz her noktada müdahale eden taraf olduk. Eminiz ki bölgede çalışma yürüten her devrimci toplam da varlık gösterdiği yerde, bu konularda etkili oldu.

Devlet eliyle birçok kışkırtmaya rağmen insanların acıları ortaktı, öfkeleri birdi, katil herkesin aklında netti. Yıkımın puslu havasında, toz bulutunun içinden haykırılan o net söz ve tavır gibi “madem biz bize yetiyorduk…”. Katil devletin orada yeri yoktu. Göçmen ve yerli kadınlar dilleri farklı olsa da yan yana ağlıyorlar ve yan yana ayakta kalma mücadelesi veriyorlardı. Devletse o sırada koruma ordularıyla şehirleri tıkıyor, dayanışmaları gasp ederek halkın oluşturduğu ağı kırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

* Çalışmalar sırasında bizle konuşmak için yanımıza gelen bir kadın, devlet ve Afad’ın alevi köylerine giden yardımları engellediğini ve 2. plana attığını, arama kurtarma çalışmalarının oralara taşınmadığını söyleyerek dert yanıyordu. İnsanlar kendi imkanları ve araçlarıyla bulunduğumuz merkeze gelerek cem evinden yardım toplayıp oralara ulaştırmaya çalışıyordu. Sermayenin mallarını korumak için her yeri sarıp kuşatan devlet, tarihi boyunca diz çöktüremediği, yok edemediği kültürleri bir fırsatmışçasına göz göre göre açlığa, soğuğa ve ölüme terk etti. Bunu alanda gördük, birinci ağızlardan şahit olduk.

*Amed’te diğer kentlere göre daha az enkaz varken, bu yoksulların durumunu ve kader ortaklığını değiştirmiyordu. Kentte enkaz sayısı yirmilerde seyrederken yoksulların yaşadığı binlerce konut “ağır hasarlı” olduğu için yıkılacaktı. Yine halkın kendi dayanışması ve kendi aileleriyle çözümler üretilmeye çalışsa da yüz binlerce yoksul devletzede tam şu anda barınamıyor. Bir kadın, tek başına dört çocuğuyla bir camide kalırken, kentteki onlarla dayanışan yoldaşımıza şu sözleri söylüyor: “Ben şimdi napayım diye soramıyorum kendime. Ben artık bunlara (faşist iktidardan bahsederek) napayım diye sormak istiyorum kendime.” İşte bu cümle bizim görevimizdir. Samimiyetle bölgede olsun olmasın, gözü kulağı depremzede halkta olan herkes bu cümlenin içinde değil mi? Medyada yeni bir acı gördüğünde, bir takım elbiseli televizyona çıktığında, yandaş medya “gazetecilerinin” halkın kederinden beslenmek için insanları mikrofonlarla sıkıştırdığında veya öfkeyi gizlemek için mikrofon kaçırdığında o içinizde sığdıramadığınız öfke… Bununla ne yapacaksınız, ne yapacağız? Buna yanıt olma görevi, yaşayabilmek adına o öfkeyi birliğe ve kendi yaşamlarımız için kendi savaşımıza taşıma görevi bu noktada hepimizindir.

*Adıyamanlı kayıplar vermiş bir aile, barınabilmek için başka bir kente gelmişken hiç kimseye hiçbir şey söylemek istemiyorken bile dillerinden düşürmedikleri tek cümle: “devlet yoktu, devlet gedikten sonra da devlet yokken orada var olanlar ve biz oradan ayrıldık.” Katliamın sorumlusuyken, katliamın yaralarını sarmaya da en büyük engel yine faşist iktidardır. Geldikleri kentte de barınma sorunlarının çözülmemesinde de yine kiraları sabitleme kararı çıkartmayan devlet ve bağlı olduğu kapitalist sistem vardır. Bu krizlere, bunca cümleye ve bunca soruya hangi muhalefet, hangi “iktidar adayı” yanıt olacak? Yoksulların devrim ve kendi iktidarları için vereceği mücadele dışında hiçbir yanıt yoktur.  

Devletin süremediği an: Deprem

“Eğer bugün Ankara’da bir sosyal patlama yoksa, yapılan sosyal yardımların ve sosyal projelerin buradaki etkisi çok olmuştur.” -Melih Gökçek (2010)

Depremle birlikte sanıldığı gibi devletin “kamusal düzenin” devamlılığını sağlayan bir organizasyon olmadığı tüm çıplaklığı ile gözler önüne serildi. Kar maksimizasyonu dibe vuran sermaye 1990’ların başından itibaren tüm dünyada kamusal alanı sermayeye açma ve yağmalama stratejisini hayata geçirmişti. Bu süreç Türkiye’de AKP iktidarı ile ipini koparırcasına bir hızla tamamlandı. Eğitim, sağlık, barınma, altyapı, telekomünikasyon, gıda, su gibi en yaşamsal alanlar sermayenin insafına bırakıldı. Bu süreçte büyüyen gelir adaletsizliğindeki uçurum ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan “yeni yoksul” ve “alt-sınıf” toplumsal geniş grupların kamusal haklara ulaşımı tamamen ellerinden alındı.

Devlet kamusal alanları terk ederken, kamusal alanları STK’lara, cemaatlere, yarı resmi yardım kuruluşlarına bıraktı. Bu kuruluşların işlevi halk ayaklanmalarını engellemek ve aynı zamanda da faşist iktidar ile zorunlu bir bağımlılık ilişkisini güçlendirmekten ibaretti. Stratejileri ise “sürdürülebilir yoksulluğu” daim kılmak üzerine kurulmuştu. “Sürdürülebilir yoksulluk” stratejisi yoksulların rutin koşullarda kamusal haklardan en asgari düzeyde yararlanabilmesi üzerine kuruludur. Rutin bozulduğu anda kamusal düzenin yeniden tesisi mümkünsüz hale gelmektedir. Rutin dışına çıkıldığı anda korona döneminde yaşandığı gibi devlet bir maskeyi bile dağıtamaz hale gelir. Deprem yaşandığında bu gördüğümüz manzaralar ortaya çıkıverir.

Bu noktada deprem anı, gündelik hayatı kesen bütün pratiklerin yıkımı ve ortadan kalkmasına denk düşer. Verili toplumsal ilişkilerin tamamı askıya alınır. Gecenin soğuğunda evinin içinde yalnızken dahi hissedilen devletin soğukluğu böyle bir kriz anında buharlaşır ve biz onu ne kadar ararsak arayalım en azından bir süre kamusal alanda bulamayız.

Bu yıkımın kendisi “devrimci bir müdahaleyle” dayanışmayla sınırlı kalmayan bambaşka bir toplumsal örgütlenmeye teşebbüsün imkanını ve zorunluluğunu da bize gösteriyor aslında. Özel mülkiyetin sarıp sarmaladığı bencil ve çıkarcı ilişkilerin boşa düştüğü mercedesi olanla ayağına giyecek ayakkabısı olmayanın bir tas çorbada eşitlendiği, paylaşımın ve kolektif olanın hayatın gerçek hareketi olarak belirdiği zamanlardır böyle anlar. Bu noktada soru, ceberrut devlet dönmeden, kendisini ama şiddet ama rıza yoluyla örgütlemeye girişmeden, komünizmin hayatın bir etiği olarak o bölgelerde örgütlenip örgütlenemeyeceği sorusu olarak düşer. Deprem bölgelerindeki bu küçük pratikler devlete kafa tutmaya yeter mi? Muhtemelen hayır. Ancak öfkeyi örgütlemeye, bunları metropollerin meydanlarına ve mahallelerine taşımaya gerçekten bir imkan açabilir. İstanbul’da bir taksici sohbeti kendisi açarak öncesinde devletin olmadığı söylemlerine inanmadığını ama madenci arkadaşlarının bölgeye gidip geldiklerinde gerçekten kimsenin gitmediğini anladığını ve bu hükümetten kurtulmamız gerektiğini bunun için oy vereceğini söyledi. Merkezlerde, her alanda ciddi bir politikleşmenin olduğu aşikar ancak bu kendini rahatlıkla seçime kanalize edebiliyor. Hâlbuki bu depremle birlikte gördüğümüz en yakıcı şeylerden birisi de irademizi ve öfkemizi temsil düzeyinde kimseye bırakmamamız gerektiğidir.

Oy vermek bizi kendi sağlam binalarımızı inşa etmenin ve katillerden hesap sormanın öznesi olmaktan alıkoyuyor. Öz gücümüzden başka hiçbir şeyimiz olmadığını gördük bu yüzden yıkımın arasından beliren komünist ilişkiyi ve devlete duyulan öfkeyi tam da metropollerde öz örgütlenmeler zemininde inşa etmeliyiz. Bunun zemini de başımıza gelmeden önce kurmamız gereken İstanbul depremine karşı örgütlenme ağları ve buradan deprem bölgelerine giden ilk hafta binlerce gencin aktığı dayanışma merkezlerindeki somut çalışmanın kendisi olarak görülebilir. Eğer kendi öz örgütlülüklerimizi gündelik hayatımıza müdahale edecek bir biçimde yaratamazsak kim gelirse gelsin aynı “vicdansızlık” hüküm süreceği ve bizim ölümlerden ölüm beğeneceğimiz kesin.

Deprem ve yoksulluğun artık her düzeyde birbirine eklemlenerek ilerleyeceği ve buna karşı mayalanan öfke ve çaresizliğin en çok gençlikte hissedileceği görülüyor. Biz gençlik komünleri olarak yoksulluk alanlarını birbiriyle bu düzene karşı aynı savaşın parçası kılmak için mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu yazıyı da bu fikri nasıl örgütleyeceğimizi tartışmak üzerine kolektif olarak sunuyoruz. Komünden geldik KOMÜN’e gideceğiz bilinciyle sokağa, birliğe, devrime, sosyalizme!