Pazar, Temmuz 14, 2024
Makaleler

Gençlik Mücadelesinin Sorunları – Leyla Aslan

Gençlik hareketini tartışırken TDH’nin can alıcı sorunlarıyla birlikte geleceğimizi tartışıyoruz. Şurası nettir, TDH fiziki devamı için bile gençliği kazanmak, bir genç kesimi mücadeleye çekmek zorundadır. TDH’i bütün sorunlardan azade, yalnızca bir güç sorunu olarak kavrayan kaba mantık için bile; güç gelebilecek tek kesim gençliktir.

Gençlik sorununun önemi tarihimizde de çok açıktır.  En başta Türkiye genç bir toplumdur, nüfusun yaklaşık 30 milyonu 30 yaşın altındadır. Yalnızca üniversitelere her yıl 1,5-2 milyon genç geliyor.

Tarihsel olarak gençlik adeta siyasal barometre gibidir. Toplumsal, siyasal tüm çıkış ve hareketlilikler önce gençlik içinde uç vermiştir. Bu durumu Osmanlı imparatorluğuna, hatta 1500’lü yıllara kadar uzatabiliriz. Tarihimizde birkaç yüz yıla yayılan ünlü Celali isyanları, önce medrese öğrencilerinin hareketi olarak başlamıştır. Medrese öğrencileri önce özlük hakları için direnişe geçiyor. Sonra köylülerle birleşerek büyük bir isyanın ateşini yakıyorlar.

Türkiye’de olduğu gibi Kürdistan’da da gençliğin rolü çok daha temeldir. (Bu arada bu yazıda esasen Türkiye gençliğinin durumunu tartıştığımızı belirtmeliyiz. Devrimci hareketin Türkiye gençlerini kapsayan bölümü büyük bir gerileme yaşarken, Kürdistan gençliği aynı dönemde tarihinin en parlak sayfalarını yazmıştır.) PKK, üniversitelerde okuyan Kürt gençlerinin eseridir. Bugüne kadar mücadeleyi de Kürt gençliğine dayanarak yürütmüştür. Gençlik burada hem kurucu hem yürütücü ana gövde durumundadır. Kürt özgürleşmesi kır ve şehirlerde yaşayan toplumun tüm kesimlerinin gençliğinin isyanıdır ve bugün de bu kesim üzerinde yükselmektedir.

Tarih En İyi Öğretmendir

12 Eylül öncesi Türkiye’deki mücadelenin ana gövdesi Türkiye toplumunun genç kesimleridir. İşçi, memur ya da kırsal kesim hareketleri gençlerin omuzlarında yükseliyordu. Gençlik genel mücadeleye damgasını vurmakla kalmıyor, genel hareket içinde erimeyip, kendi özgün gençlik hareketi-örgütlülüğünü de şekillendiriyordu. Hala aşılamayan Dev-Genç bunun simgesiydi. Bu yönüyle öğrenci gençlik örgütlenmesi olmakla kalmıyor, tüm toplumsal kesimler içinde yürütülen siyasal çalışmanın kadro kaynağı da oluyordu.  

TDH içinde önemli bir yer olan dönemin üniversiteli ve sonradan gelen daha ateşli liseli gençlik örgütlenmesini çeşitli yönleriyle incelemek öğretici olacaktır:

  • Gençlik hareketinin bir tarihi var.  Öncesini saymazsak 1965’den günümüze kesintisiz süren bir mücadele var.  Tarih en iyi öğretmendir. Sorunlarının önemli bir kısmı, gençlik hareketi tarihinin içindedir. Günümüzün gençlik hareketi, bu tarihin kolektif-eleştirel bir değerlendirmesine girmek zorundadır.
  • 1965-80 arası Türkiye üniversiteleri devrimci gençliğin kaleleriydi; öyle ki üniversitelerimiz, dünyada  “Kızıl Üniversiteler” olarak anılıyordu. Üniversiteler 12 Eylül faşist darbesiyle elimizden alındı ve biz 40 yıldır bu kuşatmayı yaramadık. Tersine bu dönem boyunca üniversiteler, devrimci gençlik için bir tür “av alanı” haline getirildi. Bu av alanının cenderesinin kırılamaması –gerçeği ifade etmek gerekirse– gelinen yerde tasfiyeye gönüllü olma anlamına geliyor. Yapılanların tekrarı, rutine boyun eğmek farklı bir sonuç doğurmayacaktır.
  • 40 yıldır küçük kıpırtılar hariç, gençlik hareketi neden yükselemiyor, niçin az çok bir birikim yaratılamıyor? Bilinen genel sorunlar ve nesnel faktörler elbette önemlidir, ama durumu izah için yeterli midir? Her şeye rağmen bir hareketlilik de var ama kurumsal bir kimliğe kavuşamıyor. Her yıl neredeyse birbirinin tekrarı, rutin vb. 40 yıldır bu av sahasında, tasfiyeci bir çemberde dönüp duruyoruz.
  • Peki, bu çemberden nasıl çıkılacak? İzahlarla, nesnel şartlarla, bugün olmadı yarın avuntularıyla, rutine daha güçlü abanarak mı? Hazır reçeteler sunulamaz ama durumla yüzleşme ve hesaplaşma sağlıklı bir hareketin ilk adımı olacaktır.

Toplumsal-siyasal süreçlerdeki genel geri gidiş elbette gençliği etkiliyor, ancak bunun ötesinde sistemin gençliğe dönük özel politikaları etkilidir. Devlet, TDH’ye karşı olan topyekun savaşını gençlik hareketi üzerinden başlattı. 12 Eylül’den önce iki MC (Milliyetçi Cephe) hükümetleri döneminde özel bir politika ve büyük bir kuşatmayla, gençlik hareketini kaynağından kurutmak üzere harekete geçti. Üniversiteler başta olmak üzere, tüm gençlik alanlarında çok sert bir kavga yürüdü. İşkenceler, cezaevleri sokak cinayetleri ve şimdi devam eden alıkoymalar eşliğinde asıl büyük operasyon tüm eğitim kurumlarının dönüştürülmesiyle hayata geçirildi. Tüm eğitim kurumlarında büyük bir ayıklama ve faşist kadrolaştırma başlatıldı. Öğretmen yetiştiren okullardan başlayarak, üniversitelerin her düzeydeki akademisyenlerine dek uzanan tasfiyelerle, faşist MHP militanları buralara yerleştirildi. Ölümüne çatışmalar yaşandı. Buna rağmen karşı taraf tam zafer kazanamadı. Asıl tasfiye 12 Eylül sonrasında gerçekleşti, bu kez sistem kazandı. Son KHK’larla birlikte akademideki bütün hocalar değişti. Aynı zamanda bu sert kavgalar içinde kendi kadrolarını eğitip-örgütlemeyi başardı. Artık eğitim kurumlarının kilit kadroları, siyasi polis ya da MİT düzeyinde karşıdevrimci faaliyetlerde uzmanlaşmış kadrolardan oluşmaktadır. Geçmişte şiddet başat yöntemleriydi; şimdi yine şiddet eksik değil, fakat incelmiş, yetkin taktiklerle tahkim edilerek.  Yönlendirme, ayrımcı yaklaşma, provokasyon, açığa çıkarma vb. dahil, tüm yöntemleri kullanarak üniversiteleri devrimciliğin av alanları haline getiriyorlar. 40 yıllık tutunamama ve tasfiyenin bir boyutunda bu özel mekanizma yatıyor.

Öğrenci Kitlesinin Durumu Doğru Kavranmalıdır

Belki bir dönem geçerli olan apolitiklik vb. değerlendirmeler bugün geçerli değildir. Günümüz gençliği politikanın oldukça içindedir. Fakat bu bizim tanımladığımız anlamda devrimcilik ve düzen karşıtlığına denk düşmemektedir.  Bugünkü gençlik derece derece düzenin tüm gerici ideolojilerinden etkileniyor ve bu doğrultuda aktif eylemlilik içindedir.

Öğrenci kitlesinin örgütsüzlüğü ön kabulleri de çok yanıltıcıdır. Tersine, sistem ağ üstüne ağ, zincir üstüne zincir vurarak gençliği hayatın tüm alanlarında kontrol altında tutmaktadır. Onuncu yıl marşındaki, “demir ağlarla ördük ana yurdu” dizesi tam bir palavradır ama bugünkü gençliğin kuşatılmasını anlatması bakımından çok doğrudur.

Gençlik tepeden tırnağa örgütlüdür.  Siyasi, sportif, kültürel vb. örgütlenmeler her yanı kuşatmıştır. Sanal âlemin etkileri ayrıca irdelenmelidir. Liberaller, ulusalcılar, Türkçüler, tarikatlar, ADD’ler, devletin resmi ve gizli ağları tüm gençliği kuşatmış, inanılmaz bir kontrol mekanizması oluşturmuştur.

Gençliğin bu ağlarla düzenin içinde tutulması bir yana, esasen gençliğin devrimcileşmesini önleyici, kırıcı boyutu önemlidir. Devrimci örgütlenme, gençlik kitlesine ulaşabilmek için önce bu ağları kırmak zorundadır. Devrimci faaliyet, kendi örgütlülüğünü bu ağları kırmak-dağıtmak temelinde inşa edebilir; bu kitlesel bir devrimci gençlik hareketinin olmazsa olmazıdır.

Yukarıdaki nesnel faktörlerin yanı sıra, TDH’nin öznel durumu da, devrimci bir gençlik hareketinin doğumunu geciktiriyor. TDH, düzenin kapsamlı saldırısını püskürten politika ve taktikler geliştirmek bir yana, adeta gönüllü olarak yukarıdaki ağlara takılıyor ya da durumu aşacak bir yaratıcılık sergileyemiyor. Bu bir niyet sorunu değil elbette, başta söylediğimiz eskime ve tutuculukla ilgili bir durum. Ve mevcut tarzdan kurtulunmadıkça, bu durum sürecektir.

TDH’nin mevcut halinde bile gençlikten küçükte olsa bir damar hala geliyor. Keskinleşen sınıfsal ve kültürel çelişkiler, TDH’nin mirası gibi etkenler sınırlı bir kesimi TDH’ye yönlendiriyor. Ancak bunlar 12 Eylül’den bu yana güçlü bir birikim yaratmaya yetmedi. Dönem dönem yaşanan hareketlenmeler sönülmendi. 1987-91aralığı belli bir kadro akışı yarattı ve bu kuşak 80 öncesi ile bugün arasında köprü olarak devrimciliğin fiziki devamında belli bir rol oynadı. Bunun dışında ciddi, kalıcı bir birikimden söz edilemez. Ara sıra yaşanan parlamalar sönülmendi.

Sönümlendi doğru terim çünkü bunda etkili olan salt devletin saldırıları değil, hareketin içsel zaaflarıdır. Devrimci hareketteki iç tasfiyecilik azmanlaşmış boyuttadır. Yaşanan feci sirkülasyon da birikimin önünde engeldir. Bunun en iyi örneği yakın süreçte Gezi Direnişi sonrasıdır. Örgütlere yığılan gençler tutunamamış ve örgütsüzleşmiştir.

İki Temel Sorun

Devletin tasfiyeciliği ve TDH’in yaşlı ve eski olmasının yarattığı problemler irdelenmelidir. Eski tarzın yeni kuşaklarla kan uyuşmazlığı görülmelidir. Kuşak çatışması normaldir, fakat bizdeki uzun kopukluklar bunu aşan çok ciddi boyutlardadır.

1980 yılında doğanlar 40 yaşına geldiler. 1980’de on yaşında olanları da eklersek Türkiye nüfusunun yüzde yetmişi farklı bir Türkiye’de yetişmiştir. Önceki keskin mücadele yıllarının aksine, koyu baskı ve gericilik atmosferinde yaşadılar. Eski kuşakla bunlar arasında apayrı ideolojik, politik, kültürel dünyalar söz konusudur. TDH’nin yönetici ve kadrolarının ana iskeletinin 80 öncesi kadrolardan oluşması bir yana,  o dönemin tarzıyla şekillenmiş ve bunu aşamamış olmaları temel bir problemdir.

Dönem ve kuşak boyutlarıyla çok ciddi sorunlar vardır. Bu uzun dönem boyunca ciddi değişimler yaşandı. Yeni kültür, sanat ve müzik akımları doğdu, mizah anlayışı değişti, spor bambaşka boyutlar ve yaygınlık kazandı. Eğlence kültürü yaygınlaştı. Popüler kültürü iyi-kötü-yoz vb. yalınkat değerlendirmek pek isabetli değildir. Bir dönemin arabesk tartışması üzerinden devrimcilerin Ahmet Kaya’ya sakat yaklaşmaları biliniyor. Kitleleri saran ve etkileyen akımlar bizi ilgilendirir. Devrimci hareketin eski kuşağının ölçü ve beğenileri bu açılardan geçmişte kalıyor. Yeniyle kopukluk kaçınılmaz olarak darlaşma yaratıyor. İşin kötü tarafı yeni kazanılan genç kadrolar da hızla eski tarz ve şekillenmenin etkisine giriyor ve bu muazzam bir tutuculuk yaratıyor.

Tayin edici olan yeni kuşak ve yeni tarz olacaktır!

TDH, dünyada ve Türkiye’de özgün bir yükseliş döneminde doğmuş, şekillenmiş ve bu dönemin damgasını taşıyan kalıcı özellikler kazanmıştır. Ajitasyon, propaganda, örgüt, mücadele tarzından, kültürel özelliklerine, eylem biçimlerinden, kimliğe kadar bu dönemin özellikleri her alana sinmiştir. Yükselen kitle hareketlerinin, fabrikaların, okulların, köylerin, mahallelerin mücadelesi TDH’yi etkilerken; TDH’de bu kesimlerin özlem ve beklentilerine uygun bir kimlik ve tarz kazanmıştır.

Yükseliş döneminde ajitatif, aceleci, atak, eylemci tarz öndedir. Teorinin önemi inkâr edilemez ama konuşan pratiktir. Slogan ve semboller böylesi dönemlerde kitaplardan çok daha açıklayıcı ve öndedir. 12 Eylül öncesi dönemde, Türkiye denilen siyasi coğrafyada çok az yer hariç, nerde olursanız olun, birkaç kişi kararlıca bir arada durup, yüksek sesle slogan ve sembollerini dikiyorsa, orada mutlaka etrafında taraftar buluyordu. En gerici illerin, ilçelerin içinde bile, devrimcilerin kendilerinin saydığı bölgeler vardı. Büyük şehirler ve büyük birimler (fabrika, okul) söz konusu olduğunda, durum tümüyle devrimciler arası rekabetin konusu oluyordu. Bu konuda çok şey söylenebilir ama biz sadece tarzı anlatmak için giriyoruz. Özetle dönemin tarzı ajitatif, atak, slogancı gösterişçiydi. Ve bu konuda en yetenekli olanlar kazanıyordu. Bu bir vakıa idi. Örgütler bu tarzla büyüyor, kadrolaşıyor, kitleyle buluşuyordu.

Her Dönemin Tarzı Farklıdır

Gericilik döneminde yükseliş döneminin faaliyet, eylem, örgüt, propaganda tarzı uygulanamaz. Bunlar kaba gerçekler olarak bilinir ama bilmek ayrı, devrimci biçimde her döneme göre yapılanmak ayrı şeylerdir.

TDH’de sorun daha farklıdır: Birincisi, bizim tarihimizin özgün çizgisi olarak geçmişle kopukluk esastır. İkincisi, TDH yükseliş döneminde şekillenmiştir.  Kısa sürede 12 Mart faşizmiyle karşılaşmasına rağmen 12 Mart yaşanmamış gibidir. 12 Mart’tan 71 direnişi ve atağı dışında bir şey hatırlamayız. Dolayısıyla TDH, 1980’e kadar yükselen dalga üzerinde yüzmüştür. Kendisinin herhangi bir konuda yaratıcılık göstermesine pek gerek yoktur. Kitleleri kazanma ve eğitme diye bir sorunu hiç olmamıştır, zaten kendiliğinden bir kitle akışı vardır. Örgütlenme yönünde de yatay-dikey yaratıcılığa ihtiyaç yoktur. Ülke sathında yaygınlık, dikey örgütlenme ihtiyacının kavranmasını önlüyordu. Devrim ve iktidar örgütü belirli bir yaygınlığın kuşatıcılığında dikey olarak kurulur ve kalıcılık kazanır. Bizde yaygınlık yeterli sayılmış ve ilk zorda her şey ters yüz olmuştur.

Türkiye devrimciliğinin temel özellikleri 1965-80 arasında şekillenmiştir. Kuşak kopukluğu nedeniyle ne önceki dönemle ciddi bir bağı vardır ne de son 29 yılda yeni özellikler kazanabilmiştir.  Bu dönemin tarz ve özelliklerinin zaafları da var, avantajları da. Geleni, arayanı topluyor, karşıtlarını tanımıyor. Daha doğrusu 80 öncesi karşıtları düşmanlarıydı ve onlarla mücadele silahla oluyordu. Başka karşıt ne biliyor ne de karşılaşıyordu. Alanlara ayrılmanın böyle körleştiriciliği hep oluyor. Ülkeyi, kendi hakim olduğu alan gibi sanıyor.

Bugünse, dünün ideolojik ve fiziki olarak düşman gördükleriyle kuşatılmış durumda. Mahalleler, fabrikalar, okullar onlarla dolu ve bize doğru koşmuyorlar; tersine derce derece düşman, karşıt, önyargılı, ürkek, şüpheci, korkar vb. durumundalar. Sorun şurada ki, biz bu denizde yüzen balıklar değiliz. Uyum sorunlarımız var. Biz Türkiye okyanusunda akvaryum balıkları gibiyiz, bırakın uyumu, yaşamakta zorlanıyoruz. Değişim-dönüşüm sorunlarımız işte bu derece yakıcıdır.

Gösterişe, kolaya, hazırdan yemeye alışmışız. Şimdi durum tamamıyla değişmiştir. Bize koşanı toplamak değil; karşı olanı, düşman olanı, korkanı vb. bilgiyle, inatla, yavaş yavaş, sabır göstererek, politik ve ideolojik olarak yetkinleşerek kazanan, yapıcı, dönüştürücü tarza dönmeliyiz. Şimdi en büyük silahımız sabır, sebat, zaman; zamanla yarışarak yürümeliyiz. Sembol ve slogandan çok bilinç ve duruşla, sistemin unutturduğu paylaşma, dayanışma, ortaklaşmayı öne çıkararak, sistemin zapt ettiği beyinleri ve yürekleri kazanmalıyız.

Bu denli bir kuşatılmışlığa rağmen dönemin söz ve eylemini yaratma işi kabul edilmelidir ki öyle kolay değildir. Ama bu çapta zorluklar devrimci inanç ve kararlılığın sınandığı zamanlardır. Tek cümleyle, ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağız! Tarz ve dönem dediğimiz şeyler biraz da böyle anlaşılmalıdır.

Zor dönemde kolay yollar olmaz. Zorlukların biteviye tekrarı da yılgınlığı, tasfiyeciliği besler, kötü bir eğilimdir. Ne yazık ki yapacağını yapmıştır. Eski tarzda ısrar, gösteriş budalalığıyla bir yere varılacağına inanmak ise iç-tasfiyeciliği azdırıyor. Asıl tehlike bu iç tasfiyeciliktir.

Bilinçli Kararlı Devrimcilik, Zor Zamanların Devrimciliği

  • Zor dönem zora göğüs geren kadrolarla aşılır. Artık hasbel kader solculuk, ortamda üremiş bin bir türden kaçış eğilimleri terk edilmelidir. Yol açmak böyle bir tasarım ister. Düşmanını iyi tanıyan, kendini ise daha iyi tanıyan; zayıf ve hastalıklı yanlarını bilen, bunlarla savaşan. Bu koşulların nasıl aşılabileceğini az-çok tasarlayabilen, duruma ilişkin görüşlerini bütünlüklü olarak öğrencilerin önüne koyan ve buna inanan kadrolar yetiştiren bir öncülük.
  • Zor dönem kadrosu:  Bilinçli olarak yapacağını doğru kavrayan militandır. Kendisini bunlara kilitleyendir. Bir savaşçı olarak var olan güçleriyle doğru yerde durup, doğru konumlanıp, uygun zamanda düşmana vurandır.

Yeni Bir Tarz ve Yeni Bir Duruş

40 yıllık süreç detaylı olarak incelenmelidir. Kabarışlar neden sönülmendi? Genelde ve özel birimlerde neler yaşandı?  Örneğin değişik dönemlerde, çeşitli üniversitelerdeki canlanma nasıl tasfiye edildi? Soruşturma ve uzaklaştırma terörü üniversitelerde neden püskürtülemedi? Soruşturmaların öğrenciler üzerindeki etkileri nasıl oldu? Geçmişte bir öğrenci okuldan atıldığında üniversiteleri aylarca kilitleyen boykotlar yaşanırdı. Bunlara somut olarak bakılmalıdır. Görülüyor ki bu durum bir iki tedbirle veya daha fazla kararlılıkla aşılamadı, aşılamıyor. Ancak yeni bir tarzla ve yeni bir duruşla aşılabilir.

Tarz sorunu somut bir örnekle irdelenebilir, farklılıkları bilerek fabrika çalışması ile karşılaştırılabilir. Büyük bir fabrika düşünülsün. İşyerleri, siyaset konuşabilme açısından belki de elverişli yerlerdir. Buna rağmen fabrikalarda çok dikkatli bir çalışma yürütülür. Faaliyete bayrak dikerek, fabrika duvarına afiş asarak başlayan biri, ilk bir saat içinde kendini kapı önünde bulur. İşyerlerinde çalışma yürüten devrimciler uzun vadeli ve dikkatli bir planla işe başlarlar. Alanı, dostu-düşmanı tanıma, işçiler arasında yardımlaşma-dayanışma-güven ilişkileri esas alınır. Adım adım örgütlenme ve eğitime geçilir. Baskı ve hak gasplarına karşı küçük küçük itirazlar ve hazırlıklar yapılır. Kitle kıvama geldiğinde ise tayin edici hareketlere girişilir. Bu tarzın genele uyarlanması, (farklılıkları göz ardı etmeden) birçok çalışma açısından öğretici, esinleyici olabilir.

Devrimcilik Sadece Direnişçilik Değildir!

Eski tarz devrimciliğin mevcut durumda en zararlı tarafı, bize saldırıyı unutturmasıdır. 40 yıl bunu tersten pekiştirdi. Gençlik mücadelesinin tümünü nerdeyse bir varlık ve kimlik bildirmeye hapsetti. Herhangi bir alanda ilk işimiz, slogan, sembol ve bayraklarımızla “biz varız” diyerek direnmeyi seçmektir. Direniş elbette devrimci bir yöntemdir. Ama sadece direnişçilik ve hep direnişçilik tehlikeli bir tasfiyeciliktir.

Eski tarzın bizi hapsettiği direnişçilik çemberi, devrimciliğin esasen saldırı olduğunu unutturmuştur. Savunmacı tarz bütün alanlarımıza sinmiştir. Dünyada ve Türkiye’de solun itibarsızlaşmasının bütün günahları önümüze seriliyor. 40 yıllık tutunamamanın hesabı önümüze konuyor. Bütün bunların oluşturduğu önyargılar, Türkiye’deki mevcut şovenist dalgayla birlikte; tüm faaliyetlerimizin çarparak kırıldığı ve bize döndüğü bir ortamla boğuşmaya zorlanıyoruz. Kuşatılmış, tecrit edilmiş ve düşmanlaştırılmış bir ortamda bayrak dikerek “ben buradayım” demek, düşmanın istediği ve bizim kaybedeceğimiz bir ortamda kaybetmeye yazgılı bir tarzı kabullenmek, tersten teslimiyet demektir.

Güçsüzlüğü Güce Dönüştürmek

Hayat ve mücadele sınırsız zenginliktedir. Bütün yöntemler, araçlar ve bunları kullanma tarzımız yaşamdan birikir. Çok değişik taktikler uygulanabilir, şimdiye kadar denenmemiş yeni yollar bulunabilir. Bütün bunların üzerindeki en temel sorun güçsüzlüğümüzdür, güçsüzlüğümüzü güce dönüştürmektir. Güçsüzlüğü ve tasfiyeciliği büyüten asıl sorun, başarısız, sonuçsuz, kazanmayı bilmeyen tarzımızda yatmaktadır.  Sonuçsuz ve tüketici bütün faaliyetler ise, gücü tüketmenin ötesinde, moral ve bilinç yanımızı tahrip ediyor. Güçsüzlük güce dönüştürülebilir, tarihsel deneyimlerle bu sabittir.

Güç ve güçsüzlüğün göreceli olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. En güçsüz dönemde bile, değerlendirmeyi bilirsek, güç kaynaklarımızın sınırsız olduğunu bilmeliyiz. Potansiyel güç kaynaklarımızın bilinciyle doğru yerde, devrimci tarzda durabilirsek, bizi hiçbir güç alt edemez.