Pazar, Haziran 16, 2024
KadınMakaleler

Bir Açıklama; Eyvah, aile parçalanıyor! – Leyla Aslan

Geçtiğimiz günlerde “Kadına Yönelik Şiddetin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu”, AK Parti Malatya Milletvekili Öznur Çalık başkanlığında toplanmış ve toplantıda Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Başkanı Süleyman Arslan sunum yapmış. Toplantıda konuşan S. Arslan söyledikleriyle kendi düşüncelerini değil koca bir devlet geleneğinin kadına yaklaşımını tek tek anlatmış. Açıklamanın bu açıdan “Onlar neler dedi ve aslında biz ne anladık?” diyerek paragraf paragraf incelenmesi gerekiyor.

TİHEK Başkanı: Nikahsız birliktelikler şiddete yol açıyor.

Başlığı atan İslami Analiz de hiç öyle aklanabilecek bir yerde değil. Ana temayı bilerek öne çekmişler. S. Arslan burada nikahsız birliktelikler şiddete yol açıyor derken kadının evlilik içerisinde maruz kaldığı şiddeti, evlilik kurumu zarar görüyor etik başlığıyla görünmez kılıyor. Şimdiden nikahsız birliktelikler yapan birilerini suçlayarak; suçu, evine dön diyen, bir şey olmaz, anlaşmaya çalışın diyen iyi hal indirimleri veren adalet sisteminden alarak halka devrediyor. Sanki birileri nikahsız birliktelikler yaşadığı için kadına yönelik şiddet artıyor gibi. Yani o saatte orada ne işi var diyor kısacası. S. Arslan’ın konuştuğu başlık; “ Kadına yönelik şiddeti önleme”

“Sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlamak adına toplumun temeli olan aileyi koruyacak ve güçlendirecek adımların atılması, evliliğin ve aile kurmanın teşvik edilmesi gerekmektedir. Evlilik oranları azalırken boşanma oranları ve nikahsız beraberlikler artmaktadır. İnsan fıtratına aykırı sapkın ilişkilerin belli çevreler tarafından kasıtlı şekilde meşrulaştırılmaya çalışılması aile kurumuna yönelik ana tehditler arasında yer almaktadır. Sağlıksız bir ailede kadının, çocuk ve yaşlıların şiddet görmesi riski yüksek olduğu gibi, evlilik dışı ilişkilerin yaşandığı hallerde kadın çok daha fazla riske açık hale gelmektedir. Evlenmeksizin birlikte yaşama, toplumsal değerlerimizle bağdaşmadığı gibi kadının şiddete ve farklı şekilde mağduriyetine neden olabilmekte; kadın ve çocuk hakkı ihlalleri öncelikli olmak
üzere, birçok sosyal ve psikolojik problemleri de beraberinde getirmektedir.”

Burada derin bir nefes almak gerekiyor. Çünkü kimse bunu daha önce bu kadar açık söylememişti belki de. “Sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayan aile”. Neden aileyi bu kadar kutsadıklarını açık bir şekilde anlatmışlar. Sanki bir iç metinmiş de dışarıya sızmış izlenimi veriyor bu sözler bize. Aile kurumunu yeni işçilerin yetişmesi ve yeni yurttaşlar için destekliyorlar. Ancak ne doğan çocuğa ne de onun anne babasına bir güvence veriyorlar. Evlilik kurumu sürsün ancak doğacak çocukların geleceği size kalmış. Emek gücünün sürdürülebilirliğini talep ediyorlar. Ya da yedek iş gücü ordusunun kalabalıklaşmasını…

Yedek işgücü ordusunun artmasını isterken öldürmekte de bir o kadar tereddüt etmiyorlar. Bugün intiharlar, iş cinayetleri üstelik koronadan ölümler bu kadar artmışken sürdürülebilir bir toplum için çocuk doğurulmasını talep etmek iki yüzlülüktür.

Yoksul aile, yeni haliyle ev kredilerine hapsolmuş, çocukların okuduğu ama neden okuduğunu bilmediği, geleceği belirsiz, kadınların ev işlerini halletmeye çalıştığı ve ayrıca ücretli olarak bir yerlerde çalıştığı, ev içerisinde birbirini yarına hazırlamaya kimsenin gücünün yetmediği bir durumdadır. Dağılmış toplumun yan yana durmaya çalışan, bunu da bir evlilik cüzdanıyla toplumsal ahlaka uyum sağlamak için ya da masumca aşık olduğu için yapan en küçük yapı taşı…

Ama yarını belirsiz. İş bulmak bile çok zorken çalışan her bireyi güvencesiz işlerde, emeklilik imkanı olmadan çalışıyor. Tazminatlar kaldırılıyor, sigortalar yapılmıyor ve dolayısıyla işten çıkarmalar giderek kolaylaşıyor. Bütün aile bireyleri şimdinin içerisine sıkıştırılıyor. Çünkü aile bireylerinin tarihleri asimile edilmişken, geleceği düşünmeleri imkansızlaştırılıyor. Ve bu ailenin fıtrata uygunluğundan dem vuruyor konuşmacı. Hangi fıtrat bu kadar tedirgin, belirsiz bir yaşamı kabul edebilir? Nasıl olur da en temel ihtiyaçlar için çalışmak
zorunda kalırız ve bunu fıtratımıza uygun buluruz? Bu ne zalimliktir ki kendilerinin yaşayamayacağı bir biçimi bizim için fıtrat olarak görüyorlar.

Burada Kollontai başlığı açmak gerekiyor. Komünizm ve Aile kitabının önsözünde Sovyetler Birliğinde Sosyal Yardım Bakanlığının politikalarından bahsediliyor. Birkaç örnek vererek işçi devletinde kadınların kurtuluşu için mücadele eden Kollontai’nin bu temelde yaptıkları bir paragrafla biraz olsun anlaşılır olacaktır; “ Hayatını ‘çalışan kadının kurtuluşu ve yeni bir cinsel ahlakın temellerinin yaratılmasına adamış devrimci sosyalist kadın olarak, kısa bakanlığı sırasında bu alanda ‘normal zamanlarda’ onyıllarlık bir sürede gerçekleşebilecek başarılarda pay sahibi. Ana ve çocuk bakım merkezlerinin kurulması; örnek çocuk yuvalarının kurulması; kürtajın ve kürtajdan sonra on günlük tatilin yasallaşması, evliliğin iki cins arasındaki tek meşru birliktelik olmaktan çıkarılması ve bütün
doğumevlerinin anne ve çocuk bakımının parasız yapıldığı merkezlere dönüştürülmesi, ilk akla gelen önemli adımlar.”
*

Bunlar dışında Kollantai döneminde kollektif mutfaklar, çamaşırhaneler ve evler kurulur. Şimdi fıtrata uygunlukta ısrar edilen ailenin kadının emeğinin sömürülmesi üzerinden şekillendiği biraz daha açıktır. Bunun gibi politikalarla aile desteklenmediği müddetçe aile kurumu çatlamaya devam edecektir. Oysa Kollantai toplumun yeniden üretiminin bütün yükünü kadına bırakmayarak bölüştürmüş ve kadının özgürce toplum içerisine girebilmesini sağlamaya çalışmıştır.

Kollanai’nin uygulamaya çalıştığı sistem gerçekten kapitalist sistemde on yıllara yayılacak bir süreçte ancak yapılabilecek bir şeydir. Tüm bu talepleri kapitalist sistemin karşılaması mümkün değildir. Ama neden? Hiç kimse bunları düşünemedi mi bugüne kadar, tabi ki düşündü. Ancak kolektif mutfak örneği, şimdiki halde, mümkün olmayacağını düşündüğümüz bir şey. Mevcut sistemde bir kadın olarak boy gösteren ve kendini Rize’nin gelini olarak nitelendiren Meral Akşener, işçi bir kadının ne kadar zorlandığını hiç düşünmez mi? Meral Akşener, bunları düşünmek yerine sınıfsal kimliğinin gerektirdiği gibi, sadece kendi ideolojisinin ve kendi sınıfının çıkarlarını korumaktadır. Devletin ideolojisiyle o kadar bütünleşmiştir ki, içişleri bakanlığı yaptığı dönem bu ülkenin en kanlı dönemlerinden biridir.

Bunun nedeni kapitalizmin yapısal haliyle ve felsefesiyle açıklanabilir. Sistemin inşasının temel felsefelerinden biri “fırsat eşitliği” dir. Neoliberalizmin en çok içkinleştirdiği, eşit yurttaşlar şiarının üstünde yükseldiği bir söylemdir. Paylaşım savaşlarından sonra, nüfusun azalmasıyla birlikte, devletler Keynesyen ekonomik modeli benimsediler. Bu ekonomik modelle özel sektörün verdiği bazı kararların yanlışlığı kabul edildi ve özel sektörün kendi kendine dengeye girmeyeceği devletlerin etkin olması gerektiği savunuldu. Bu süreç “büyük buhran”ın bir sonucu olarak, kapitalizmin kendini restore etmek için nefes aldığı bir dönem olarak değerlendirilmelidir. Ki bu süreç Türkiye’deki ithal ikameci ekonomik döneme denk düşer. Bu süreçte bütün ülkeler işçilere sosyal haklarını kısmen vermiştir. Ancak bunu tamamen kapitalizmin güç toplama süreci olarak görülmelidir. Sonrasında neoliberalizm ile birlikte sistem bütün sorumluluğu devletlerden alıp bireylerin sırtına yüklemiştir. Size okuyacağınız okullar açtık, özel sektörü yaygınlaştırarak bu okulların sayısını arttırdık bundan sonra kendinizi sermaye koşullarına göre geliştirip, şekillendirmelisiniz. Devlet ise sadece burjuvazinin elini güçlendirmek için vardır. Devlet, Özel sektörü geliştirirken, Karadeniz’de yaylaları yok ederken, Kürdistan’ı sömürürken vardır.

Konuşmacının baz aldığı muhtemelen çevresinde gördüğü aile ise yeni sermaye kliğinin aileleridir. Bu aileler çocukları evlenirken çocuklarına şirket bırakabilecek kadar zenginler. Sosyal medyaya yansıyan evleri altın varaklı mobilyalarla dolu. Üstelik kendi tarihlerini halkın geri kalan bütün kesiminin tarihini acımazsızca asimile ederek üretiyorlar. Televizyonlarda onların kültürüne uygun filmler, diziler yayınlanıyor. Kadınları ise ev içi işlerini çoktan yoksul ailenin kadınlarına devretmiş üstelik ücretli olarak da çalışmıyorlar. Çalışıyorlarsa da yoksul bir ailedeki kadının zar zor bulduğu, bulduğunda ise sömürüldüğü işler gibi işlerde değil, kendilerine miras kalmış şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışıyorlar ya da alabildikleri nitelikli eğitimin meyvelerini topluyorlar. Çocuklar ise orta ya da iyi bir mirasın üstünde oturuyorlar. Ya burada özel okullarda ya da yurt dışında nitelikli eğitimler alıyorlar. Geleceksizlik onların kavramı bile değil. Evlenecekler ve miraslarını aktaracaklar. Tabi ki bu aileler aktarılacak miraslar olduğu müddetçe kendiliğinden dağılmayacak, tabi ki bu aileler toplumun geri kalanından neden bize uyum sağlamıyorsunuz diye hesap soracaklar! Elbette ki yukarıda bahsedilen hiçbir talebi karşılamayacaklardır.

Konuşmacı bu dağılmayan ailenin nedenini silikleştirerek dağılmaya yüz tutan aileleri sorunsallaştırıyor. Bunu etik kaygısıyla yapıyor. Ama aslında tüm istediği burjuva sınıfın sömürüsünü kolaylaştıran istikrarlı toplumun bozulmaması. Çünkü kapitalizm alarm veriyor. Artık istikrar sağlanamıyor ve onlarda parçalanan, atomize topluma tutkal olmaya çalışıyorlar. Ama zaman akıyor. Tutkallar ellerinde patlayacak.

Çürümeyi kendi elleriyle toplumun en yukarısından başlayarak en aşağı kadar yaydılar. Mafya ile işbirliğindeki iktidarın hiçbir ahlaki norma bağlılığı kalmamışken ısrarla aile kurumuna bu kadar çok sahip çıkması çok anlaşılır oluyor böylece. Bir sonraki paragrafa insan fıtratına aykırı diye başlayacak ama o kısım artık hikaye. Dilek geliyor burada aklımıza. Sığınacak kimsesi olmadığı için konuşmacının insan fıtratına uygun bulduğu evlilik kurumundan çıkamamıştı. Sonrasında Ali Yardım tarafından çocukları öldürülmüştü. Bu vahşeti Dilek televizyonlarda dile getirdi yalnızlığını, devletin hiçbir kurumunun ve üstüne ailesinin de desteği olmadığını anlattı. Dilek gibi bir sürü kadın bu fıtrata uygun evliliklerden çıkamadığı için cinayete kurban giderken konuşmacı fütursuzca arkasına toplumun olduğunu iddia ettiği değer yargılarını alıyor. **

Ekonomik kriz o kadar derinleşti ki artık ailede tek bir kişinin çalışması zaten yeterli değil. Kadın hızla iş hayatına girdi Ne kadın emeğinden vazgeçebiliyorlar ne kadının özgürleşmesini istiyorlar. Sadece eskiyi çağırıyorlar. Bunu da bilerek yapıyorlar. Kadın bir kere evin dört duvarından dışarı taşmaya başladı, merdiven altı atolyeler, kampüsler, meclisler, sokaklar kadınlarla dolup taşıyor. Engelleyemiyorlar. Ellerinde tutkalla parçaları birleştirmeye çalışıyorlar. Çünkü AKP’nin yükselişi, vaadettiği tıkırında ekonominin krizine işaret tüm bunlar. Kadınların sınırlarından taşmasıyla bahsettikleri istikrarın sarsılması eş zamanlı ilerliyor.

Feodal bağların güçlü olduğu süreçte kadın kendini yaptığı evliliklere mecbur hissediyordu ve çıkış yolu bulamıyordu. Bu kadınların sen kadınsın elin avucuna bakma diyerek büyüttüğü kız çocuklarının çağındayız artık. Her gün giderek daha fazla kadın şiddet gördüğü halde kendini evliliğe mecbur bırakıp susmayı reddediyor. Kadının çözüm bulabilmesiyle geçmişi nostaljik bulanların bahsettiği kaç senelik evlilikler azalıyor. Buradan çıkardıkları ise evlilik kurumuna bilerek zarar verildiği. Hayır artık kadınlar ekonomik toplumun en küçük biriminde, yeniden üretici olarak, ev içi emek olmuyorlar ve bunun nedeni kimsenin ahlaksızlığı değil.

”ERKEĞİN ERKEĞE ŞİDDETİYLE FARK YOK

Esasen, erkeğin erkeğe yönelik şiddeti ile erkeğin kadına yönelik şiddeti arasında insan onuru ve yaşam hakkı bakımından bir fark yoktur. Bir kadın öldürüldüğünde bir kocaya, bir babaya, bir çocuğa, bir ağabeye zarar verilmiş demektir. Aynı şekilde, bir erkek öldürüldüğünde bir kadının kocası, babası, oğlu veya kardeşi öldürülmüş demektir.

Zırvalar devam ediyor. Kadına uygulanan şiddetin toplumsal alt yapısı çok derindir. Kadının toplumdaki yerini ikili cinsiyet sisteminin kapitalizmle birlikte iyice kültleşmesiyle de ilk ezen ezilen ilişkisi olarak tarif etmek mümkündür. Kadın doğurganlığıyla birlikte ev içine hapsedilmiştir. Yarını üreten kadın konumu itibariyle ev içerisindeki sistematiği sağlamaya başlamış erkekler ise hem siyaset alanında hem de ücretli emek olarak fabrikalarda tarlalarda görünür olmuştur. Kadına bu yolların hepsi kapatılmıştır. Çünkü kadının asli görevi çalışanın yarını getirmesi için gerekli olan süreci görünmez olarak yapmasıdır yeniden üretmesidir. Yani ev işlerini yapması başka bir deyişle eve ekmek getiren erkeğin gönlünü hoş tutması gerekmektedir. Dolayısıyla sistem görünür bir kadın istememektedir. Görünür olduğu her an kadına saldırmaktadır. Erkeğin erkeğe şiddeti erk arasında bir kavgayken erkeğin kadına olan şiddeti bu görünürlüğe olan saldırıdır.

Üstelik tek şiddet kadının öldürülmesi değildir. Cinnete bağlı cinayetler değil bu cinayetler. Bu sürece kadar giden bir yol var. Başından beri anlatmaya çalıştığımız kurulu düzen neticesinde erkek toplumsal bir statü kazanmıştır. Dolayısıla başından itibaren bir desteklendiği için güçlü ve sistem tarafından iki kere sömürüldüğü için güçsüzleşen iki ayrı taraftan bahsetmek mümkündür. Böylece uygulanan şiddet güçlünün güçsüze uyguladığı bir şiddettir. Erkeğin erkeğe uyguladığı şiddetten hiçbir farkı yok demek kasti olarak kullanılan ve tüm bunların flulaştırıldığı bir söylemdir. Böyle demek zorundalar çünkü böylece sömürüye devam ediyorlar. Böylece bu ikili cinsiyet sistemini
koruyabiliyorlar.

‘SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI AİLEYE TEHDİT

Özgürlükler sınırsız değildir. Sınırsız özgürlük anlayışı aileyi tehdit eden en önemli hususlardan biridir. Toplumsal yaşamda ve yayın hayatında haya, iffet, sadakat gibi değerlere, mahremiyet ve özel yaşama saygı hakkına sahip çıkılmalıdır, Yayınlarda aileyi ve mutlu evlilikleri özendiren
sahneler mecbur tutulmalıdır.”

Konuşmacının bahsettiği sınırsız özgürlüğü onun gizli özne olarak bahsettiği kimlikleri değerlendirmeye başlayalım. Dayatılan ikili cinsiyet sisteminin reddini sınırsız özgürlük talebi olarak addediyor. Ne giyeceğimize, nasıl davranacağımıza karar veren; kadın şöyle olur erkek böyle olur ve bunun dışında bir cinsiyet yoktur diyen sisteme karşı çıktığımız için nasıl oluyorsa oluyor sınırsız bir özgürlük talep ediyormuşuz. Dolayısıyla ne iffetimiz ne sadakatimiz ne de özel yaşama saygımız kalmıyormuş! Şöyle bir bakarsak esas özel hayata müdahale nasıl yaşayacağınıza ben karar veririm diyen devletlerin yaptığıdır. Birey kendini hangi renk ile ifade etmek istiyorsa öyle eder.

Başka bir bakış açısıyla bu sınırsız özgürlük talebidir. Çünkü sınırlar toprak üzerine konulandan kafamıza konulana kadar bizi mahkum etmiştir. Ulus devletlerin kimlik problemlerinden olan sınırlar yüzünden milyonlarca insan katledilmiştir. Diğer taraftan evet sınırları kabul etmiyoruz. Sular sınırları pasaportsuz geçer ve evet biz yaşamın temeli suya öykünüyoruz! Konuşmacının buradaki ikinci vurgusu da anlaşılması gereken bir nokta. Daha önce de bahsi geçen ailenin -biz buna artık yeni elitin ailesi diyelim- kendini televizyonlarda ballandıra ballandıra anlatmasını istiyor. Son dönem tv dizilerinde aslında zengin ailelerin miras kavgalarını izliyoruz. Yaşamın kendisinden yayımlanan “Toz Bezi” gibi yapımları ise ana akım dışında görüyoruz. Pek sayın konuşmacı istiyor ki kendimizi bu ana akım dışında da anlatmayalım. Kimse gerçekten ne oluyor görmesin. Ya da daha fazla masal anlatılsın, bu kadar anlatılan masallar da yetmiyor. Daha fazlasını istiyor. Bilemiyoruz, geçelim çünkü birazdan söyleyecekleri öyle yenilir yutulur değil.

15 YAŞINDA NİKAH KIYILAMAMASI İNSAN HAKKI İHLALİ
Gençlerin cinsellik hakkı savunulurken dini hassasiyetleri olan gençler de gözetilmelidir. Akran cinselliği adı altında nikahsız birliktelikler teşvik edilirken ve 15 yaşında nikahsız cinsel ilişkiler yasal iken nikahlı birlikteliklerin suç olması insan hakları ve eşitlik ilkesine aykırıdır. İnanç ve medeni hal temelli ayrımcılıktır. Erken yaşta evlilik ile zorla evlilik birbirinden farklıdır. Zorla evlilik hangi yaşta olursa olsun suçtur. Erken yaşta evlilik ise, yaşa göre hukuki niteliğini değiştirir. Bu nedenle, erken yaşta evlilik tanımlanmalı ve hangi yaş aralığını kapsadığı
belirtilmelidir.”

Dini hassasiyetin korunması için 15 yaşındaki evliliklerin desteklenmesinden bahsediyor. Sayın konuşmacı devletin komisyonunda devletin söyleyemediklerini yekten söylemeye devam ediyor. 15 yaşındaki çocuk evlilik değil yaşamı düşünmeli ve sorgulamalıdır. Nasıl 15 yaşında bir
çocuğu evlilik gibi bir sorumluluğa özendirebiliriz? Üstelik bu çok eski bir tartışma. Bu tartışma TCK 103’e dayanıyor. Bunun için kadın örgütlerinin toplu olarak yayımladıkları bir açıklama mevcut. Açıklama aşağıdaki gibi.

ANNELİK ÖZENDİRİLMELİ
Cinsel istismar suçu ile erken evlilik suçu ayrıştırılmalı, erken evlilik suçu ayrıca değerlendirilmelidir. Ev hanımları, takdir gördükleri, sosyal güvenceleri arttırıldığı zaman çok daha verimli ve huzurlu bir aile ve sosyal hayat mümkün olabilir. Bu sebeple, annelik özendirilmeli, evde emek harcayan ev hanımlarının sosyal güvenceleri arttırılmalı, sürekli eğitim ve verimli sosyal yaşam fırsatları sağlanmalıdır.”

Konuşmacının bütün önerisi bu işte. Anneliği özendirme. Devlete verdiği verebileceği en büyük yükümlülük bu. Yoksul ailenin ne yaptığını önemsemeyen, kendi kaderiyle başbaşa bırakmış devletin diğer taraftan yapması gereken bu ekonomik kriz boyunca dahi aileyi kutsamak ve kadın bedeni üzerinden bir politika yürütüp anneliği özendirmek. Anlamadıkları ise bizim oturup düşünerek aileyi parçalamaya karar vermediğimiz. Yukarıda sıralanan bir çok yapısal problem günümüz ailesini krizli bir biçime soktu. Giderek daha çok artan aile desteğiyle değil tam olarak Kollantai’nin amaçladığı uygulamaya kısmen sokabildiği komünist toplum düzen ile mümkündür. Çare yaralara yarabandı takmak değil tam olarak yaranın kaynağını bulup kökten çözmekle mümkündür. Sınıflı toplum düzeni sürdüğü müddetçe aile kendini bu krizli haliyle var etmeye devam edecek. Yani aşksız ve paramparça dünya ancak yeryüzü aşkın yüzü olunca yaşanabilecek bir hale gelecek! İşte kadının özgürlüğü ancak öyle sağlanabilecektir. Kadının özgürlüğü toplumun en temel çelişkilerinden biri olarak karşımızda duruyorken, kapitalizmi ve patriyarkayı birbirinden ayırmak mümkün değilken onların düzeninden bir şey talep etmek de, onların kendi ayrıcalıklarından vazgeçeceğini sanmak da abesle iştigaldir.

Biz yazımızı konuşmacının bitirdiği gibi bir sonuçla bitirelim; anneliğin özendirilmesi, kapitalizmin sürdürülebilirliğinin sağlanması için uydurulmuş alçakca bir söylemdir. Yani kadınlar sokağa, patriyarkal kapitalizmin dolayısıyla her yerde kazanan bir avuç sermayedarın kurduğu işleyişin çanına ot tıkamaya!

Konuşma metnine ulaşmak için: https://islamianaliz.com/h/83689/erken-yasta-evlilik-ile-zorla-evlilik-birbirinden-farklidir-diyen-tihek-baskani-nikahsiz-birliktelikler-siddete-yol-aciyor

* Kollantai, ALEXANDRA, 1986, Komünizm ve Aile,Yeni Gün Yayınları

** https://www.youtube.com/watch?v=PpuxtrYUgeQ