Pazar, Temmuz 14, 2024
Komünlerin Sesi

Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız!

Türkiye’de devrim mücadelesi kıran kırana bir çarpışma ile geçmiştir ve hala öyle yürümektedir. Uzun mücadele süreci iniş-çıkışlarla doludur. Türkiye devrimci hareketi dönem dönem çok iyi ivme yakalayıp büyük çıkışlar yapabilirken dönem dönem de gerek kendi ideolojik, teorik, politik hatalarından gerekse düşmanın sert darbelerinden kaynaklı büyük çöküşler yaşamıştır. Örneğin; 12 Mart ve 12 Eylül böyle dönemlerdendir.

12 Mart öncesi Türkiye’de devrimci hareket uzun bir sessizlik sürecinden sonra; adeta şahlanıp siyasi arenayı değiştirmiştir. Alanlar, fabrikalar, köyler, üniversiteler her tarafta devrimci mücadele yükselmiştir. Bu büyük çıkış 12 Mart darbesiyle birlikte kesintiye uğrasa da 74’te mücadele tekrardan yükselmiş, bu sefer düşmanla çok keskin ve sert bir mücadelenin içerisine girmiştir. Ancak; sol, 12 Mart’ı hiç değerlendirmeden sürecin özeleştirisini vermeden, nerede kalmıştık anlayışıyla yola devam etmiştir.

1980 11 Eylül’üne kadar her alanda sert kapışmayla geçen devrimci mücadele 12 Eylül’de deyim yerindeyse adeta ‘aynı duvara’ tosladı. 12 Mart’la devrimci temelde hesaplaşamayan sol 12 Eylül’de çok daha hazırlıklı ve kanlı bir saldırıyla karşılaştı. 12 Eylül Faşizmi çok daha tahripkâr bir etki yarattı. Türkiye solu 12 Eylül’ün etkisini hala üzerinden atamadı. O günden bu güne kalıcı bir birikim, yeni bir tarz yakalanamadı. Bu süreçten sonra gelişen dönemde belirli çıkışlar yakalansa da -87 çıkışı gibi- mevcut örgütler, aynı süreci tekrar ederek, mücadeleye aynı mantıkla yaklaştı ve sonuç olarak bugünkü durumumuz ortadadır.

Bu kısa özetten bile anladığımız üzere Türkiye Devrimci Hareketi (TDH), değişen süreçlere ve düşmanın konumuna göre kendisini yeniden örgütleyebilen bir anlayışa sahip değil. Bugün hala 12 Eylül ile hesaplaşıl(a)mamış ve aynı tarzda ısrar devam etmektedir. Küçük sıçrama ve ileri çıkışlar ve düşmanın darbesi… Bu sürekli tekrarlanan bezdirici bir tasfiye süreci! 50 yıldan bu yana tarzını değiştirmeyen TDH, çaresizce düşmanın öldürücü ağına yakalanıyor. Esasında sol içinde en çok tartışılan meselelerden biri; kendini değiştirme meselesidir. Öte tandan bu mesele oldukça zayıf kalınan bir meseledir de…

TDH’nin karakteri esas olarak 65 ve 80 yılları arasında oluşmuştur. Bu yıllar mücadelede birikimlerin yaratıldığı, devrimcilerin siyasi arenada özne olduğu yıllardır. Öyle ki bu yıllar konjonktürel olarak dünyada mücadelenin geliştiği ve hızlandığı bir dönemdir. Yani, esasında TDH’nin karakteri devrim ve sosyalizm mücadelesinin yükseliş döneminde oluştu. Yükseliş döneminin yaklaşımı, araçları ve sloganlarıyla gerileme dönemindekiler aynı olamazlar. Önce bunun ayırdına ve önemine varmalıyız. Türkiye’de 12 Mart öncesi konjonktürel etkiyle de birlikte, devrimci harekete kitle yönelimi kendiliğinden gerçekleşiyordu. Kitleleri kazanma gibi bir sorun yoktu.

Her dönemin kendi mücadele tarzı vardır

Yükseliş döneminde simgeler, sloganlar ve bayraklar önemlidir. Bunları daha çok öne çıkaran kazanır. Ancak ister kabul edelim, ister etmeyelim. Mücadelemiz geriledi. Tabi ki isyanlar, tarihin her evresinde var olduğu gibi bugün de var ve kapitalizmi tehdit ediyor. Bugün var olan toplumsal hareketliliklerin renklerini doğru anlamalı ve kitlelere yaklaşımımızı, tarzımızı ve araçlarımızı günün koşullarına göre yeniden üretmeliyiz. Geçmişte olduğu gibi kitleler “Biz devrimciyiz, sosyalistiz” diye bize yönelmiyor. Böyle bir gerçekliğimiz var. Kitlelerin mevcut durumunu anlayıp doğru analiz edip yerinde müdahalelerle biz onlara gideceğiz ya da onlarla buluşmanın yollarını arayacağız. 12 Eylül öncesi tarzımızla bugün etkili olamıyoruz. Bayraklarımız, sloganlarımız, afişlerimiz, geçmişteki gibi direkt olarak kitleleri çekmiyor hatta kimi zaman da itiyor. 80’den bu yana geçen dönemde sistem elbette kendini örgütledi. Bizim kitleler üzerindeki etkimizi kırdı ve devrimci hareketi lanetledi. Buradan hareketle bile değişimin gerekliliği ortadadır. Her dönemin kendi mücadelede tarzı vardır. Bugünün tarzını bugünün genç kuşakları, yani bizler yaratacağız. Sözünü ettiğimiz rutinin devamcısı olmamak, düşmanın tuzağına düşmemek için günü anlayan ve günün ihtiyaçlarına cevap verecek örgütlülükler yaratmayı önümüze koymalıyız.

Bugün yeni döneme uygun, kitleleri anlamayı ve hareket ettirmeyi önüne koymuş, dünüyle hesaplaşıp, bugünün inşasına girişmiş, bugünün örgütlülüğünü yaratmayı hedefleyen birçok grup olabilir. Bizde bunlardan bir tanesiyiz. Bu tür iddialara sahip olan grupların da yaşayacağı tersten sorunlar olabilir. Bugün devletin bizi soktuğu tecrit durumundan çıkmak kaçınılmazdır. Bu tecridi kırmak için alışageldik, rutin faaliyetlerin dışına çıkmak ve yeni tarzlar denemek gereklidir. Artık dar grupçu anlayışlarla yol alamıyoruz. İşte meselemizde burada başlıyor. Dar grupçu olmayacağız, tüm faaliyetimizi bize birkaç kişi daha katılsın diye yapmayacağız.

Büyük düşünen büyük hedefleri olan tüm toplumun katılmasını hedefleyen, katılanın özneliğini önceleyen, içindeki tüm renkleri zenginlik sayan, bu zenginlikle de ideolojisini yeniden ve yeniden üreten bir siyaset tarzıyla örgütleneceğiz. Peki, bütün bunları kim yapacak? Kazanılan unsurların zihnine bu örgütlenme tarzını kim yerleştirecek? Tabi ki kadrolar ve onların oluşturduğu komiteler. Yukarıda çokça bahsettiğimiz bir gerileme dönemi yaşıyoruz. Her ne kadar ‘Kürt Devrimi‘ bu gerilemeyi en azından bizim coğrafyamız için barajlama etkisi yaratsa da sosyalizm konjonktürel bir gerçeklik olarak artık yok ve çift kutuplu değil tek kutuplu bir dünyadayız ve kapitalizm buradan aldığı güçle kendini sürekli yalan dolan sloganlarla sağlamlaştırmaya çabalıyor. Örneğin; ‘’There is not alternative’’ sözünü ettiğimiz sloganlardan birisidir.

Böylesi bir dünya gerçekliğinde yapılan esnek örgütlenme çalışmalarının herkesi sokağa dökeceği, düşmanın karşısına dikeceği radikal bir örgütlülük yaratacağının düşünülmesi bir yanılgı olarak kalacaktır. Burada bahsettiğimiz, bu dönemde gelişebilecek toplumsal hareketliliklerin -kadın, doğa, etnik kimlik, mezhepsel isyanlar- pasifliği ya da anti-devrimciliği değildir. Aksine bunların içindeki devrimci özün açığa çıkarılması gerektiğine inanıyoruz. Bahsedilen kendi yürüttüğümüz faaliyet ve kullandığımız belli araçlardır. Kazanılan kitleyi sokağa dökecek, bir hedefe yönlendirecek, ideolojisini sürekli diri tutacak kadrolara ve örgütlenmeye ihtiyaç vardır. Yaptığımız işlerde ve faaliyetlerde ‘’örgüt iradesini’’ yaratmayı hedeflemeliyiz. Hala örnek aldığımız Dev-Genç hareketi sosyalizm mücadelesinin dünyada yükseldiği bir dönemde dahi kendisi olarak devam edemedi, silahlı örgütler doğurdu ve süreç devrimci yönde derinleşti.

Bugün geniş kitle faaliyetleri yapıyor olabiliriz, hedeflerimiz çok büyük kitleleri sokaklara taşımak olabilir ancak bu kitlelerin perspektifsiz yürüyemeyeceğini, bu perspektifin de örgütlü kadroların ve onların örgütleyeceği yeni kadro adayları tarafından sağlanacağını unutmamamız gerekir. Karşımızdaki devasa bir baskı gücüdür, egemenlik aygıtıdır. Onu sıkıştıracak, onun ahlakına karşı mücadele edecek, onu politikalarıyla ezecek, ideolojisini öğrendikleriyle güncelleyecek, iradi müdahaleyi geliştirecek ve tüm bunları kitlelere taşıyıp onları yönlendirecek bir örgütlü duruşa da ihtiyaç vardır.

Kolektif irade esastır

Yapılan kitle hareketleri solun kendi tecridini kırması açısından devrimci bir öneme sahiptir ancak bu faaliyetlerin kendi haline bırakılması onun etkisizliğini artıracak sistemin etkisine açık hale getirecektir. Bu tür faaliyetler yapılırken oluşturulan kolektif iradenin müdahalesi esastır. Bugün kurgulanan kitle faaliyetleri ile birlikte bahsedilen kolektif iradeyi de kurmak zorunludur. Aksi halde genel ortama mücadele hâkim olmadığı için oluşan hareket yalnızca muhalefet olarak kalacaktır. Yaratılmaya çalışılan harekete yön verecek olan da, ideolojik perspektif kazandıracak olan da oluşturulacak ‘kolektif irade’dir. Bu kolektif irade kadroların oluşturacağı komiteler toplamından başka bir şey değildir.

Kitle faaliyeti yürüttüğümüz her alanda harekete yön verecek, ideolojik hamle yapabilecek, politik düşünebilen kadrolar yaratmayı kesinlikle öncelemeliyiz ve yine faaliyetimizin yürüdüğü her alanda bu tür kadrolarla komiteleşmeli ve komiteleri merkezileştirmeliyiz. Gerileme dönemlerinde çok büyük kazanımlar sağlanamayabilir ancak küçük kazanımlarla sağlamlaşarak yürümek doğru hamle olabilir. Gerçekçi olmak gerekir ki bugün kimse biranda geniş kitleleri sokağa dökemiyor. Ancak bir etki alanı yarattığı inkâr edilemez.

İşte mesele bu etki alanının içinde ileri unsurları fark edip kadrolaştırabilmektir. Sonuç olarak bugün kitleleri örgütleyelim derken kendimizi örgütleyemezsek güçlü düşmana karşı duramayız. Kitle faaliyetleriyle geniş muhalefet alanları yaratırken bu muhalefetin içinden kadrolar da yaratmalıyız. Bugün yaptığımız faaliyetler bir etki alanı yaratabilir. Ancak geniş kitleleri sokağa dökemez, dolayısıyla bu faaliyetlerden bir Dev-Genç oluşamaz. Dev-Genç gibi hareketlilikler siyasal değişimler ve alt üst oluşların ardından gelişebilir ve tarih tekerrür etmez. Bugün bizim yapacağımız iş, bu büyük alt üst oluş süreçlerini örgütlü olarak karşılamak olmalıdır. Böylesi siyasal kaos dönemlerinde örgütlü, ayakları yere basan ve ne yapacağını bilen hareketlilikler sürece yön verebilirler. Bunun hazırlıklarını bugünden hızla yapmalıyız. Kadrolaşıp, komiteleşmeden örgütlü bir güç haline gelemeyiz. Örgütlü olmayan bir hareket kitleleri de hareket ettiremez. Kitlenin içinde kendi de erir. Kendimizi örgütlemeyi temel almalıyız. Kendimizi örgütlemek de ancak kadrolaşma ve kadroların eğitimiyle mümkün olur.

Şunun farkına varmak zorundayız; sadece geniş kitle faaliyetleriyle kendimizi var edemeyiz, bunlar her ne kadar tecrit durumunu yarsalar da kaygan zeminlerdir. Esecek sert rüzgarlara dayanamazlar. Önümüzdeki süreç var olan ortama bakılınca sezilebiliyor. “Bütün gençliği örgütleyeceğiz” derken kendimizi örgütlemeyi ikinci plana atarsak süreç bizi dağıtır ve yok eder. Bulunduğumuz alanlarda geniş kitle faaliyetleriyle kitlenin içinde bir nevi sondajlar yapıp kendimize hareket alanları açarak buradan kadrolaşmalı ve yürümeliyiz. Bu her seferinde tekrarlamalı ve daha büyük sondaj çalışmaları yapmalıyız. Bugün yapacağımız, hem sayıca çoğalmak hem de bu çoğalışla birlikte adım adım kadrolaşıp örgütlenmektir. En büyük kitle faaliyetini örgütlülüğümüzün en büyük olduğu zamanda yapabiliriz.

Zor dönemin devrimciliği

Bugün devrimci hareketlilik geçmişteki gibi kendiliğinden büyüyüp gelişmiyor. Biz büyütüp biz geliştireceğiz. Bu yüzden yürüttüğümüz tüm faaliyetlerde ‘örgütsel bilinci’ oturtmalı ve kolektif iradeyi geliştirmeliyiz. Tam olarak zor dönemin devrimciliğini yaşıyoruz. Kitle kazanılacaksa; biz kazanacağız, eğitilecekse; biz eğiteceğiz, yönlendirilecekse; biz yönlendireceğiz. Bunlar geçmişteki gibi kendiliğinden olmayacak. Süreci karşılayacak, kazanacak, yürütecek ve yönlendirecek bir örgütlülük yaratmak zorundayız. “Ne durumdayız?”, “Ne yapıyoruz?”, “Ne yapacağız?” sorularına her daim cevap bulmamızı sağlayacak komitelere ihtiyacımız var. Sert ve çetin süreçleri karşılayacak, ufak bir rüzgârda dağılmayacak bir örgütlülük için esas olan kadrolaşmak ve kadroları eğitmektir. Mücadeleyi kadroların sırtlayacağı unutulmamalıdır. Bugün kendimizi ve kadrolaştırdığımız tüm ilişkileri hızla teorik, ideolojik ve ahlaki bir eğitime tabi tutmalıyız. Sistemin her alanda kendini güçlü hissettiği bir ortamda böyle nitelikli kadrolara ihtiyacımız var.

Sistemin ahlaksızlığına karşı devrimci ahlak, yaşam, kişilik… Kapitalist ideolojiye karşı ayakları yere basan, devrimci bir ideoloji. Bu gücü kendimizde oluşturmalıyız. Bugün somut bir sosyalizm/komünizm yaşanmadığını söyledik. Ancak bunu tersine çevirmeli, kendi örgütlülüğümüzü bir sosyalizm/komünizm deneyine çevirmeliyiz. Hedef kitlemize umudu buradan aşılamalıyız. Her birimiz tek tek yaşamlarımızı ve örgütlülüğümüzü de devrimcileştirmeliyiz. Sonuç olarak bugün her şey bizim ellerimizde şekillenecek. Bugünkü halimiz gelişmeye müsait, sıçrama yapabilecek bir hal. Bu hal iyi değerlendirilmeli, hızla örgütlenmeli ve yarınlara hazırlanmalıyız.

Tekrar söylemek gerekirse; büyük alt üst oluş süreçlerini yalnızca örgütlü güçler göğüsleyebilir. Son olarak tartışmamızı şöyle sonlandırabiliriz. Önümüzdeki dönemde mücadeleyi şu hedefler üzerinden yükseltebiliriz: 1)Kitlelere gitmenin yollarını geliştirme, 2)Komiteleşme, 3)Eğitim, 4)Eylem. Mücadele bu dört temel üzerine gelişecektir.