Cuma, Şubat 23, 2024
MakalelerÜniversite

“Barınamıyoruz Hareketi”ne Dair Önermeler – Aziz Cemgil

Koronavirüs pandemisi sonucu 1.5 senedir kapalı olan okullar, 6 Eylül’de açılmış oldu. Pandemi süresince derinleşen ve hayatın birçok alanında tezahürleri çok net bir biçimde görülen yapısal kriz, okulların açılması ile birlikte, gençlik üzerinde daha da belirgin bir hale geldi. Özellikle kira fiyatlarında fahiş bir artışın meydana gelmesi, çok ciddi bir krizin gelişmesine sebep olmuş durumda. Kira fiyatlarında %60-220 arası bir artıştan söz ediliyor. KYK yurtlarının sayısı yetersiz. KYK yurdu çıksa bile verilen KYK kredisi yetmiyor. Erdoğan ise tepki gösterenlere, “gözünüze dizinize dursun” diyor; velhasıl duruyor, gençliğin gelecek hayalleri kursağında düğümleniyor. Bugün itibariyle milyonlarca öğrencinin sırf bu vb. sebeplerden kaynaklı olarak öğrenciliğine devam edemeyeceği tartışılıyor. Rejim yanlısı medyanın dahi bir sorun olarak manşetlere taşıdığı bir “barınma krizi” ile karşı karşıyayız.

Bu “barınma krizi”ne yönelik, 2 Eylül’de bir kampanya başlatıldı. Kendilerini “evlerde, yurtlarda, apartlarda kötü koşullarda inanılmaz fiyatlar ödeyerek barınmaya çalışan milyonlarca genç” olarak tanımlayan “Barınamıyoruz Hareketi”, olduğunca somut ve meşru talepleri dile getirerek, eylemli bir süreci örgütlemeye girişti. Yine buna paralel olarak birçok gençlik örgütü de farklı kanallardan sürece dahil oldular. Hemen akabinde “Yurtsuzlar” kampanyası da benzer talepler ve benzer bir hareket tarzı üzerinden kendisini örgütledi. 15 Eylül’de, “Barınamıyoruz Hareketi”nden bir öğrencinin yurt ücretlerine ve ev kiralarına tepki göstermek için Sakarya Üniversitesi önünde sabahlaması ise hareketin ve kampanyanın yaygınlaşmasını sağladı.

Bunun üzerine gençlik, 18 Eylül’den itibaren sokaklara çıkacaklarını, istediklerini alana kadar meydanlardaki ve mahallelerdeki parklarda sabahlayacaklarını duyurdu. Şu an bu süreç polis baskısına ve terörüne rağmen devam ediyor. Son iki senede deneyim kazanan ve siyasal alanda yetkinleşen gençlik, çok daha özverili ve özgüvenli bir biçimde süreci yürütebiliyor. Bundan kaynaklı, Boğaziçi’ndeki gelişen duruma nispeten, hareketin çok daha güçlü bir zemine oturduğu söylenebilir. Daha şimdiden rejim yanlısı medyanın kara propagandayla, kimi bürokratların ise yalan yanlış manipülasyonlarla hareketi “gayrimeşru” bir şeymiş gibi lanse etmeye çalıştığını görebiliyoruz. Tedirginler!

Bu vb. eylem biçimleri özellikle Avrupa solunda oldukça yaygın. Ancak oranın genel mücadele seyri ile bağlantılı olarak bu tarz, artık düzen içi bir ritüele dönüşmüş durumda. Avrupa demokrasisi çeşitli bina ve park işgallerini fiili olarak tanıyarak, müdahale etmeden bunları soğuruyor ve düzen içine kanalize edebiliyor. Oralarda artık dar bir reform mücadelesini dahi ihtiva etmeyen bu eylem tarzı, tıpkı bizim buradaki basın açıklamaları gibi oradaki genel devrimci mücadele için bir önem arz etmiyor. Ancak içinde bulunduğumuz coğrafyada, birkaç lokal örnek dışında henüz böylesi bir harekete girişilmiş değil. Üstelik TC devleti, hem yapısal olarak hem de içinde bulunduğu süreç itibariyle böylesi bir hareketi soğurabilecek siyasal-toplumsal-ekonomik nitelikten yoksun. Tedirgin olmaları bundan kaynaklı. Böylesi bir hareketin örgütlenmesi ise bu noktada önem kazanıyor.

Yine bu noktada, öncelikle, hareketin içerisinde bulunan, ona dahil olan, onu örgütlemek üzere her anlamda emek veren gençliğin; daha özelinde ise bunun başlangıcını yapan “siyasi odak”ın hakkını teslim etmek gerekir. Öyle ki somut siyaset yapma alışkanlığının iyice yitime uğradığı, makro ölçekteki soyut söylemlerin ötesine geçilemediği bu zaman aralığında, bu atılım oldukça önemli. Hem kriz aralığını kavrayan, hem verili pratiği aşarak bu edimi “gerçek hareket”e doğru akıtan, hem de bu kriz aralığına özgün ve geçerli bir taktikle müdahil olabilme yeteneğini gösteren bir pratik söz konusu. En temel yaşamsal ihtiyaçlardan biri olan barınmanın, “mülkiyet kutsalı”nın çiğnenerek bir mücadele şiarına dönüştürülmesi, devlet ile genel bir çarpışma düzlemi üzerinde, gündelik olanın komünizme bükülmesine dair ciddi olanaklar yaratabilir.  

Ancak hareketin sadece öğrenciler üzerinden yürümesi, sadece belli başlı “reform” talepleri ile kendini sınırlaması, daha başlamadan “bölünerek çoğalması”, genel bir hareket planından yoksun olması ise önemli bir sorun teşkil ediyor.Elbette bu sorunlar giderilemeyecek büyüklükte değil. Hareketin henüz taze olması ve kendisini “açık kaynak” bir yapı olarak masaya yatırması bu sorunların çözülebilmesini olanaklı kılmakta. Bu noktada, daha gelişkin bir dinamiği yakalamak için hareketin genel seyrine dair kimi önermeler yapabiliriz.

  1. Öncelikle hareketin, oldukça genel ve köklü olan “barınma sorunu”nu öğrencilerden çıkartarak, yoksul halk kesimlerine, göçmenlere ve LGBTİ+ bireylere doğru genişletmesi gerekiyor. Bu, hareketin, mevcutta yakaladığı toplumsal dinamiği genişleterek, genel bir “halk hareketine” (ya da “mülksüzler hareketine”) dönüşmesi noktasında bir başlangıç olabilir. Bu yüzden, bugün sırf cinsel kimliğinden kaynaklı ev bulamayan translar; izbe köşelerde sabahlayan, uyandığında ya dilenen ya karın tokluğuna çalışan göçmenler; Tozkoporan’da olduğu gibi rant uğruna evleri elinden alınmak istenen yoksul halk; fahiş kira bedellerinden dolayı evsiz kalma riskiyle karşı karşıya olan işçi ve emekçiler aynı öğrenciler bahsinde olduğu gibi hareketin içerisine hızlıca dahil edilmeli. Bunun için ise öncelikli olarak bu kesimler ile fiziki temas sağlamalıyız. Bu kesimleri temsil eden odaklar ile görüşerek bir başlangıç yapılabilir.
  2. Bu fiziki temasın geçerli bir siyasal zemine oturabilmesi ise ancak hareketin talepler dizininde içerik olarak köklü bir dönüşüme gitmesi ile mümkün. Bugün için genel olarak ifade edilen taleplerin sadece gençliğin sorunlarını temel alan dar reformlar olduğunu görebiliyoruz. Bu noktada kavramamız gereken şey, reform mücadelesinin hak kazanmak üzere değil, devleti sınır aşımına zorlayacak, sınır aşımını yapamadığı taktirde terazisinin bozulmasını sağlayacak bir devrimci savaşım çizgisinin üzerine kurgulanması gerektiğidir. Aksi bir durum, krizi yapılandırmaktan başka bir işe yaramaz. Bu yüzden hareket, yurt talep etmenin yanısıra ücretsiz toplu konut; bursların arttırılmasını istemenin yanısıra bursa ihtiyacı ortadan kaldıracak parasız eğitim hakkını talep etmeyi  vb. önüne koymalı. Bu örnekler çoğaltılabilir ve geliştirilebilir.
  3. Ayrıca sadece reform talebi üzerinden mücadele akıtılsa bile süreç bir bütünen olumsuz olarak ele alınmamalıdır. Ki siyaset, hamaset değil ferasetin geçerli olduğu bir alandır. Hamaset ile olan “kitlelere rağmen” iken feraset ile olan “kitleler için kitlerle ile birlikte”dir. Onu okur, onu “sezer”, ona göre icra edilir. İlkeler, ideolojiler, stratejiler ve bir bütün olarak bilimsel teori ancak bu tarz bir etkinlikle geçerlilik kazanır. Devrimci savaş ise gücünü, bir yanıyla, bu geçerlilik üzerinden sağlar. Bugün görülebileceği üzere, “Barınamayanlar Hareketi” böylesi bir geçerliliğe sahip. Bu geçerlilik, devrimci savaş çizgisinin iki yönlü uygulanma yöntemine, açık bir uyum ihtiva ediyor.
  4. Gençliğin kolektif devrimci öznesi, bu uyumu kavramalı, yol üzerinde hareketi omuzlamaktan ve ona yol göstermekten, bu noktada bir keşif kolu olmaktan geri durmamalı. Öyle ki bu yakınlığın devrimci savaşım çizgisi ile buluşması kendiliğinden bir akışın içinde gerçekleşemez. Bu noktada kolektif özne hem kendi özgücü ile hareketin içerisinde yer alıp ona katılım sağlarken, hem de “birleşik gençlik”i buraya doğru çekecek bir yol göstericiliğini kendine görev bilmeli.
  5. Bunların yanısıra, hareketin daha en baştan “bölünerek çoğalması”nın ise  çok daha başka sorunlar oluşturduğu çok açık. Genel anlamıyla, toplam 7-8 ilde, 300 civarı aktif gencin 3-4 parça halinde eylemlere girişmesi, merkezi bir hareket kabiliyeti yaratılması gerekirken, dağınık ve hedefe karavana bir yol yürünmesine sebep oluyor. Açıkça söylemek gerekir ki, “Yurtsuzlar” kampanyası tipik bir “Türkiye solu” davranış biçiminin ürünü. Tüm yayınlarında, propagandalarında ve ajitasyonlarında, solun ve devrimcilerin faşizme karşı birleşik mücadele yürütme gereksinimi üzerine dem vuranların, olana omuz vermektense, rekabetçi ve iktidarcı bir refleks ile hemen ayrı bir vesaite binmeye çalışması, söylemek gerekir ki, hiç etik değil. Bu ayrı kanallardan giden akışı birleştirmeli, olmuyorsa da beraber ve koordineli bir biçimde hareket ettirebilmeliyiz.
  6. Güçlü bir hareket kabiliyetinin sağlanması için ise doğrudan eylem ve katılımın bir ilke olarak içselleştirilmesi önem arz ediyor. Bu noktada hareketin içerisinde bir meclisleşme sağlanmalı. Ki zaten yukarıda saydığımız maddelerin bir çoğu ancak bu meclisleşme sağlanırsa tartışmaya açılabilir. Ayrıca bu meclislerden doğru ise hareketin her türlü zora karşı zor uygulayabilecek öz-savunma mekanizmaları örgütlenmeli. Hareketin büyüyecek olması demek şimdiki polis terörünün katlanarak artacak olması demek. Aynı zamanda devlet güdümlü çetelerin ve sivil faşistlerin de saldırıları pek tabii söz konusu olabilir. Öz-savunma bu noktada gereklidir.
  7. Bunun yanı sıra, sürekliliğin sağlanmasının bir koşulu olan maddi gereksinimleri sağlamak için ise bugün yapılan dayanışma çağrılarına ek olarak, kitle örgütleri, sendikalar ve STK’lar ile görüşmeler yapılmalı. Bu yaratılacak maddi kaynak ile parklarda gelip geçici konaklamaların ötesinde kalıcı “çadır kentler” kurulabilir. Yemek stantları oluşturulabilir. Temel tüm gereksinimler, hiçbir zorluk olmadan karşılanabilir. Bu tarz bir kalıcı işgal hamlesine girişmek, devlet ile istediğimiz fiziki çarpışma alanını bizlere açabilir.

Haziran 2013’deki gelişen kriz özgünlüğünde, sıkışmayı tetikleyen, parktaki çadırların yakılması değil miydi?  Evet, öyleydi… Peki Boğaziçi’nde açılan dehlizlerin derinleşmesi ve sokak eylemliklerine dönüşmesi, bir süreklilik sonucu, devlet ile fiziki bir çarpışmaya girmesi ile mümkün olmadı mı? Evet, öyle mümkün oldu. Eğer barınamayanlardan bir direniş odağı çıkartmak ve bu odağın toplumsal bir hareketlenmeye ön ayak olmasını istiyorsak, olasılıkları bu deneyimlerden  doğru sınamak zorundayız. Bu noktada, yukarıda saydığımız birleşme, meclisleşme, öz-savunma mekanizmalarını örgütleme ve çadır kentler kurma olarak özetleyebileceğimiz hareket planını, ikirciksiz ve bütünlüklü bir biçimde icra etmeli ve uygulamaya almalıyız.

Komünizmin bir pusulası yok. Komünizm, bugünkü algılama kapasitemiz ile tam olarak tanımlayabileceğimiz bir şey değil. Komünizm, konum belirtebilen ya da konumu belirlenebilen bir şey de değil. O,  gerçek hareket nerede zuhur ediyorsa orada beliren bir şey. Dün komünizm Haziran barikatlarında; Boğaziçi’nden Türkiye’ye uzanan direniş hattındaydı. Bugün ise “Barınamıyoruz Hareketi”nin içerisinde. Onu tutup çıkarmak, onu bir niteliğe dönüştürmek, ona bir anlam kazandırmak ise bizim ellerimizde. Ne duruyoruz? Tutup çıkartalım onu oradan!