Pazar, Haziran 16, 2024
Ana SayfaEnternasyonal

“Susamışların Ayaklanması”: Neden ve nereye? – Kolektif

Türkiye’deki İran diasporasından gençlerin gözlemleri ve değerlendirmeleri üzerinden İran’daki güncel durumu anlayabilmek için bu yazıyı hazırladık.

EKONOMİK KRİZİ DERİNLEŞTİREN NÜKLEER ANLAŞMANIN İPTALİ

Obama döneminde yapılan nükleer anlaşma gereğince İran’ın santrifüjlerinin belirli bir yüzde üstünde uranyum üretmemesi üzerine İran ile bir anlaşma yapılmıştı. Uranyum faaliyetleri sadece enerji üretimi amaçlı kullanılacak ve silah üretimine yetmeyecek bir saflıkta uranyum seyreltme faaliyeti yürütülecekti.

Bu anlaşma ile birlikte İran, ürünlerinin batıya açılabileceğini Euro ve Doların tekrar sirkülasyona gireceğini düşünüyordu. İran büyük sermayesi ise devlet ile yapılan ihaleler dışında yurt dışında ihaleler alabileceğini ve sermaye dolaşımında bir genişleme olacağını varsayıyordu.

OBAMA SONRASI VE TRUMP DÖNEMİ

Trump, İran ile yapılan nükleer anlaşmanın yanlış ve ABD’nin yararına olmadığını iddia ederek anlaşmayı bitirdi. Anlaşmanın iptali sonrasında NATO’yu da çok zorlayarak (hatırlayalım bu dönemde çok sayıda ülke ABD’nin anlaşmayı iptal etmesine dair itirazlarını yüksek sesle dillendiriyordu) tekrar ekonomik ambargo politikasını hayata soktu. Ambargo ile birlikte başta gıda, otomotiv ve ilaç sektörü olmak üzere birçok sektörde büyük bir daralma yaşandı. Bu daralma sonrası enflasyon oranı 175%’e kadar yükseldi ve açlık başladı. Bu kriz en çok işçiler ve yoksul sınıflarda etkisini gösterdi. Yoksulların sofrasına kırmızı et iki ayda üç ayda bir girebilmeye başladı.

Krizin ikinci ve önemli bir nedeni de İran İslam Devrimi sonrası emperyalizm tarafından İran’ın karşısına çıkarılan Sünni-Arap hattıdır. İran, rejimini bölgeye ideolojik hegemonya ile yayamayınca Ortadoğu’daki Şia nüfusun hamiline soyundu ve Şia dünyasındaki milis aktiviteleri sübvanse etmeye başladı. Bu sübvansiyonun boyutları öyle bir noktaya vardı ki, İran’da var olan sermayenin büyük bir kısmı ülke dışına Lübnan, Irak, Yemen gibi ülkelerdeki Şii organizasyonlara aktı. İran halkı kendi yoksulluğunun kaynağında rejimin bu alanlara yaptığı harcamaları gördü.

Kriz, İran’da sadece yoksul kesimleri etkilemedi. İran büyük sermayesi de krizin etkilerini ağır bir biçimde yaşıyor. Fabrika sahipleri, şirket CEO’ları, yüksek gelirliler, finans sektöründekiler bütün işlerini kaybettiler. Bunların bazıları İran devleti ile iş yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Ambargolardan kaynaklı yurtdışındaki şirketler ve devletlerle iş yapamayan sadece devlet ihaleleri alabilen bu gruplar İran rejimi ile gittikçe daha organik ilişkiler kurarken, aynı zamanda rejimle olan çelişkileri daha da derinleşiyor.

İran sermayesinin yaptığı devlet ihaleleri ise İran hükümetinden alabildikleri paradan ziyade vaat oluyor. Mesela yapılan işler karşılığında borsadan paylar veriliyor. Riyal üstünden işlem gören bir kripto para programı başlatıldı. Çünkü İran’daki bankalar, dünyadaki başka hiçbir banka sistemi ile uyumlu olmayan kart çipleri kullanıyor. Bir IBAN sistemleri yok yani enternasyonal bir transfer sistemleri yok. Para olduğu yerde kalıyor, döviz paralar sadece kaçak yollarla dolaşıma sokulabiliyor. Döviz sadece devletin belirlediği 4.39 tümene tekabül eden bir kur ile devlet ve merkez bankasının onayladığı bir belge ile taşınabiliyor ya da alım satımı yapılabiliyor.

Ambargo tüm toplumsal kesimleri çok ağır bir krize sürüklemiş durumda, dolayısıyla herkesi çok fazla vurdu. İş sahibi olanlar, esnaf, restoran sahipleri, küçük özel şirketleri olan herkes para kazanamaz duruma geldi. İran’da kripto piyasasına yönelişin boyutları krizin derinliğini gözler önüne seriyor.

İran devleti ise eskisi gibi Ortadoğu’daki Şii hareketleri finanse edemiyor. Irak’ta referandumlar yapılmaya başlandı, bölgesel güçlerini geçmişe kıyasla kaybediyorlar. Yemen’de çok ciddi bir yenilgi yaşadılar. Lübnan’da sıkıntılı günler yaşanıyor. Suriye’deki etkisi gittikçe azalıyor.

Trump’ın Sünni dünyanın tarafını tutarak, İran’ın bölgesel ticaretini durdurması büyük bir ekonomik kargaşa oluşturdu. İran hükümeti ise Rusya ile olan ilişkilerinden kaynaklı olarak elindeki tek kartı olan petrolü kullanamıyor ve petrol fiyatlarını yükseltemiyor.

Bir buçuk yıl önce kadar İran ile Çin arasında 25 yıllık anlaşma meselesi gündeme gelmişti. Ayetullah’ın özel temsilcisi Çin’e giderek yaptığı özel görüşmeler sonrasında yapılan anlaşmanın detayları hala bilinmiyor. Çin’e neler vaat edildi veya neler verilecek? Kaç liman, kaç yol, ne kadar yapılandırma projesi Çin’e verildi hiçbiri bilinmiyor.

Rusya ve Çin ile kurulan ilişkilerin yarattığı bağımlılık yüzünden İran’ın Amerika ve NATO’ya yönelik yapabileceği politik manevraları son derece kısıtlı. Rejim politikaları Rusya’nın filtresinden geçmeden hayata geçirilemiyor. Petrol piyasasında fiyat artışı veya inişi de yapamıyorlar çünkü elde kalan tek gelir kaynağı olan petrol satışını riske edemiyorlar.

Rusya’nın Avrupa enerji piyasasına uyguladığı boykot enerji fiyatlarını hızla yükseltirken, İran Rusya ile olan ilişkileri yüzünden alternatif bir enerji ihracatçısı olamıyor. Rusya’nın desteğini kaybederek NATO ve ABD ile baş başa kalmaktan çekiniliyor.

İRAN REJİMİNİN ZOR GÜÇLERİ

Sepah (İran Devrim Muhafızları Ordusu): 1979 yılında Humeyni tarafından kurulan bu birimin görevi “iç güvenliği sağlamak, devrimi korumak, sapkın hareketleri engellemek” olarak tarif ediliyor. Bu kadar göreli ve geniş yetkisi olan Sepah direkt Ayetullah’a bağlıdır. Bu nedenle derin devlet gibi çalışır ve devletin hiçbir organizasyonuna hesap vermez. Bu militer güç nükleer çalışmalar da dahil olmak üzere, İran’daki her şeyi kontrol eder hale gelmiştir. İran’ın dış politikasını belirleyen, İran’ın ihracat gelirlerini kontrol eden Sepah’tır. Kudüs Orduları, İran dışındaki Şii milis güçleri Sepah’ın denetimi altındadır, ayrıca Sepah’a bağlı düzenli ordudan bağımsız kara, hava ve deniz kuvvetleri mevcuttur. Sepah özellikle Ahmedinejad döneminde ülkedeki üçüncü büyük ekonomik güç haline gelmiş, 2009 yılında yaşanan ayaklanmayı bastırırken kullandığı yöntemlerle oldukça tepki çekmiş ve hakkında çok sayıda iddia kamuoyu gündemine gelmiştir.

Besic: Sepah’a bağlı çalışan Besic, gönüllülerden oluşan bir milis yapısıdır. Resmi dini törenleri organize etme, sosyal hizmet sağlama, ahlak polisi ve muhalif toplantıların bastırılması gibi faaliyetlerle birlikte iç güvenlikte kolluk kuvvetlerine yardımcı kuvvet olarak görev yapmaktadır. Besic gönüllü bir yapı olarak tarif edilmesine rağmen, Besic milisleri düzenli bir gelire sahiptir. Devlet tarafından kendilerine ayrılan ücret ortalama bir işçinin üzerindeyken, okula yeni başlayan öğrencilerden aldığı bağışlar gibi yan gelirlere de sahipler.

Besic, Sepah ve Polis ile çalışıyor demiştik. Rejim, deneyimi olmayan ve sadece dindar gençlerden oluşan Besic milislerini silahlandırıp, lojistik destek ve yetki veriyor. Besic karargahlarında malzeme, bilgi ve eğitim verildikten sonra bu gençler sokaklara bırakılıyor.

Deneyimsiz, kısa eğitimli olan ve aynı zamanda sokakta halkın nabzını kontrol edemeyen kenar mahallelerde büyüyen bu Besic milislerinin İran sokaklarında estirdiği terörün tek nedeninin görev bilinci olmadığı, aynı zamanda düşman olarak gördüğü diğer sosyal sınıflara ve rejim karşıtlarına karşı intikam duygusu ile saldırdığını hatırlatmak gerekir. Bu hatırlatma sokaktaki şiddetin dozunun niçin bu kadar yüksek olduğunu açıklamada önemli bir donedir.

Özetle İran’da yaşanan ekonomik krizin büyüklüğü düşünülürse Besic milisi olmak oldukça cazip bir iş olarak görülüyor. Yoksul ve dini saikleri güçlü gençler için asker olmak ya da Besic’e katılmak tek kurtuluş yolu olarak görünüyor. Aksi durumda geriye bu gençlerin yapabileceği tek iş olarak gayrimeşru kalıyor.

İrşad (Ahlak Polisi): Ahmedinejad hükümeti döneminde kurulan İrşad son eylemlerde çok tartışılan bir kurum olarak öne çıkıyor. 2005 yılında kurulan İrşad yıllar içerisinde bütçesini gittikçe büyüttü. Sepah tarafından desteklenen İrşad, etkisini bütçesiyle paralel olarak sürekli arttırdı. Son eylemlerde Besic’i bile aratan vahşet görüntüleri sergileyen güç İrşad ve Özel Kuvvetler oldu.

Ahlak polisi ilk başta giyim ve sosyal kurallara uyum sağlamak adına toplumu denetleyen bir güç olarak tasarlandı ve bu nedenle “Moda Polisi” olarak da adlandırıldı. Besic’in yetkilerine ek olarak hicabı düzgün olmayan kadınları gözaltına alıp telefonlarına el koyabiliyorlar. Vito dolmuşlarla sokaklarda turlayan İrşad polisi araç dolduktan sonra kadınları merkezlerine götürüyor.

Gözaltına alınan kadınların tavrına göre dövebiliyorlar veya tutabiliyorlar ama normal şartlar altında bir gün tutuyorlar ve kadınlara nasıl giyinmeleri gerektiği ile ilgili bir “eğitim” veriliyor. Gözaltındaki kadının bir kişi ile telefon konuşma hakkı oluyor. Yeni bir kıyafet getirildiğinde, eski kıyafetlerine el konularak serbest bırakıyorlar.

İrşad kurulurken toplumu razı etmek için “yeniden eğitim” argümanı kullanıldı. Kıyafeti uygun olmayan kadınlar toplanacak, eğitilecek ve geri gönderilecekti ki bir daha böyle davranışı dışarıda sergilemesinler.

İrşad içerisindeki polisler Besic milislerine kıyasla daha eğitimliler. Ama yine de sosyoekonomik olarak orta sınıf aşağısından gelen insanlar. Zaten polis kuvvetinde olan kimse neredeyse yüksek bir sosyal konumdan gelmiyor. İrşad’ın başka bir özelliği, içlerinde sayıca çok fazla kadın polis var. Daha önce kadınlara kadın polis, erkeklere erkek polis müdahale ediyordu. Son eylemlerde ise erkek polisler kadın eylemcilere sokak ortasında aleni olarak şiddet uygulayabiliyor.

İRAN’IN UYUŞTURUCU PROBLEMİ VE GENÇLİK

Bu soruna cevap olabilecek istatistiksel bilgilere ulaşamamakla birlikte özellikle uyuşturucu kullanımı ve satışının yaygınlığını İranlı gençlerin gözlem ve değerlendirmeleri üzerinden anlamaya çalışacağız.

Farklı çeşit uyuşturucu maddeler ucuz ve bol. Uyuşturucuda bolluk var çünkü alkolün getirilmesi oldukça zor. Pakistan, Afganistan ve Irak’taki sınırlardan getiriliyor.

Uyuşturucu kullanımı gençlik arasında yaygın. Görünüşe göre uyuşturucu kullanımının gittikçe yaygınlaştığı Türkiye’den bile daha yüksek bir kullanım var. Gözlemlere göre en yaygın kullanılan uyuşturucu esrarken kristal metamfetamin de oldukça yaygın çünkü üretimi hem kolay hem de ucuza mal edilebiliyor.

Uyuşturucu kullanımı sosyal sınıfa göre değişiyor. Tahran’da sosyetik, daha pahalı tüketim alışkanlıkları olan insanlar da mevcut. Orta düzeydeki insanlar için daha ucuz olan fentanil, eroin ve benzeri ucuz sentetik maddeler bayağı yaygınlaşmakta.

Herkes çok yoğun bir anksiyete halinde gözüküyor. Gençler arasında en çok konuşulan konulardan biri, “İran’dan gidenler ne kadar şanslı, keşke benim param olsaydı da gitseydim” oluyor. Ya da “yurtdışına çıkmak için para biriktiriyorum”, “ben gittim” veya “gidiyorum” bu. Çoğu insan umutsuz görünüyor. Şu an İran’daki olayların, bahsedilen durumdan çıkan bir kıvılcım olduğu söylenebilir. Bir sosyal patlama için İran’da uygun koşulların zaten önceden beri var olduğunu söylemek mümkün.

SOSYAL HAYAT

Tahran özelinde konuşacak olursak, Tahran çok bölünmüş bir şehir. Ekonomik ve sosyal olarak en üst düzey gelir grubundaki gençlerin yaşam tarzından bahsedecek olursak; İran’da alkol alım-satımı yasak olduğu için dışarıda eğlence mekanları yok ama her yerde restoranlar, kafeler var. Tahran’ın özellikle kuzeyinde zenginlik hakim ve bu bölgelerde yaşayanların liberal bir yaşam tarzı var. Tahran’ın gerçek eğlence yüzü/gece hayatı evlerde, villalarda, şehrin dışında gelir düzeyi daha yüksek insanların kendilerine kurduğu parti evleri ve eğlence mekanlarından ibaret. Tahran’ın belli bölgelerinde çok canlı bir gece hayatı var, yeraltı müzik partileri yapılıyor. Bu etkinlikler, istihbarat ve lokal polis tarafından denetleniyor. Ama polis rüşvet almaya meyilli olduğu için bu organizasyonlar bir döngüde devam ediyor. Evlerde yapılan buluşmalar, komşuluk kültürünün şekillenmesine de vesile oluyor. Kimse komşusunu ihbar etmiyor ya da gürültüden dolayı polisi aramıyor. Bu yüzden şehrin bu bölgelerinde komşuluk ilişkilerinde büyük bir hoşgörü hakim.

Orta sınıf gençlerin yaşam tarzı kriz ile birlikte büyük oranda değişmiş durumda. Artık orta sınıf kafelerde para harcama, başta Türkiye olmak üzere yurtdışı tatillerine gitme, araba alma gibi alışkanlıkları kriz ile birlikte yerini daha ucuz zevklere bırakmış durumda.

Restoranlar, mekanlar dışarıdaki hayat çok pahalı ve artık insanlar haftada en fazla bir kere dışarı çıkabiliyorlar. Tabii bu bahsedilenler, orta üst düzeyde, hatta belki daha da üstü bir kesimin

eğlence kültürünü anlatıyor. Yoksul kesimlerin yaşadığı hayat ise çok daha zor. Yoksul gençler artık eğitime devam etmeye çok ilgi göstermiyorlar. Üniversitelerde okuyan gençlerin neredeyse tamamı bir veya iki işte çalışmak zorunda. Herkes para kazanma derdinde. Asgari ücretle ayın on gününü bile geçirmek mümkün değil. Tüm aile çalışmadığı zaman yaşamı idame ettirmek mümkün olmuyor.

Birkaç sene önce bir araba almak, bir dükkanda çalışan bir genç için iki üç yıl çalışarak ulaşılabilir bir hedefti. Şu an bu hedefin gerçekleşmesi imkansız. Gençlerde sosyal anksiyete ve depresyon artık bir norm haline gelmiş durumda. Gençler iş bulup çalışsalar bile artık kendilerine bir gelecek kuramayacaklarını düşünüyor. Sokaktaki insan çok umutsuz.

Tahran çok tehlikeli bir yer olmaya başladı. Geçmişte kentin güvenli sayılan bölgelerinde bile suç oranları artamaya başladı. Artık bu bölgeler güvenli bölgeler olmaktan çıktı. Bu vakaların yaygınlığı yoksulluğun insanları ne kadar uç yerlere götürebileceğini gösteriyor. Durumdan en çok yoksul gençler etkileniyor. Yoksul gençlerin aklı, devlet ve dini merciiler tarafından çok daha kolay çelinebiliyor. Rejim bu gençleri Besic tarzı yapılanmalar üzerinden kendine eklemliyor. Bu durum da, gençliğin politik gelişiminin önünde büyük bir bariyer oluşturuyor. Yoksul sınıflardan gelen ve üniversite öğrencisi olmayan gençlerin toplumsal hareketlere katılımı zayıflıyor.

Bu gruptaki gençlerin bildikleri şeyler; İslami terbiye, aile terbiyesi ve iş mantığı. Kırk yıldır devam eden politik izolasyon ve dış dünyaya kapanmanın yarattığı sonuç olarak halk arasında ideolojik bir eğilim gelişmiyor ve bu yüzden ideolojik bir eğilimin üzerine politik bir yapı kurulamıyor.

İRAN’DAKİ AZINLIKLARIN EYLEMLERDEKİ REAKSİYONLARI

Farslar ve Azeriler, İran nüfusunun önemli bir kısmını oluşturmaktalar. Nüfus olarak Kürtleri üçüncü büyük grup olarak sayabiliriz. Ancak dağılım bu üç halktan ibaret değil. Ahbazlar, Bas bölgesinde yaşayan Arap Kökenli İranlılar, Benderliler, Beluclar gibi çok sayıda azınlık yaşıyor. Bu azınlıkların İran rejimi ile tarih boyunca problemli oldukları biliniyor. Son ayaklanmada bu azınlıklar sokaklarda çok aktif olarak rol aldılar.

Ülkenin kuzeyinde, Mazandaran bölgesinde Gilekiler, Iraştakiler, Mazeniler sokağa çıktılar. Ülkenin kuzeyinde çok büyük ve kanlı protestolar yaşandı. İrşad ve Besic‘e karşı çok ciddi bir direniş gösterdiler.

Azerbaycan bölgesinde de aynı şekilde, Türkmenler ve Lorlar sokaklara döküldü. İran’da yaşayan tüm azınlıklar eylemlere katılım gösterdi.

Katledilen Mahsa Amini’nin Kürt bir kadın olmasıyla diğer azınlıklarda Kürtlere yönelik bir sempatinin büyüdüğü açık şekilde gözlemlenebilir. Normalde İran’da Kürtlere yönelik aşağılama sadece rejim tarafından gelişmemekteydi. Kürtlerin toplumsal statüsü göz önünde bulundurulduğunda bir Kürt kadınının bu düzeyde sahiplenilmesi oldukça dikkat çekici bir nokta.

İRAN’DA ÜST KİMLİK

İran’da çok sayıda etnik azınlık yaşamasına rağmen Türkiye’den farklı olarak rejim, İran’da Fars kimliği ile bir ulus inşa etmeye çalışmadı. İran’ın sınırlarını aşan biçimde İslami Şii birliği şiarıyla Ayetullah’ın tüm dünya Şiilerinin lideri olma iddiası devletin hakim ideolojisi oldu. Bu resmi ideolojinin 40 yıllık deneyime bakarak başarılı olduğu söylenebilir. Şii kimliği zaten demografik yapıyı büyük oranda belirleyen Azeri ve Farslar için birleştirici bir unsur oldu. Kürtler arasında da önemli bir Şii popülasyonu olduğunu yeri gelmişken söylemeliyiz.

İran Azerileri, Farsça yerine Azerice konuşup Türk kanallarını izleme gibi ulusal kimliklerini koruma refleksleri taşısa bile başta Türkiye olmak üzere Türki devletlerle ve Türklük kimliği ile arasına derin bir mesafe koyarak ulus kimliğinden ziyade Şii kimliğini sahipleniyor ve ön plana çıkarıyorlar. Şii-Sünni ayrışması ulusal kimliklerinden çok daha güçlü bir biçimde kimliklerinin üst yapısını belirliyor.

Ermeniler, Ortodoks Hristiyanlar ve Yahudiler ise yıllar içerisinde büyük oranda İran’ı terk ettiler.

İRAN’DA MEDYANIN DURUMU

İran rejimi medyayı tamamen kontrolü altında tutuyor. Sosyal medya ise filtreler ve internet kesintisinden dolayı rolünü oynayamıyor.

Diğer yandan BBC, DW gibi batı merkez medyası da rolünü yeterli düzeyde oynamıyor.

İran halkı Batı medyasının olayları yansıtış biçiminden oldukça rahatsız. Avrupa ve Amerikan medyası yaşananları sadece bir polis tarafından kadına uygulanan şiddet vakasıymış gibi yansıtması hatta bu düzlemde bile yeterince yansıtmaması nedeniyle İran halkının beklentisi boşa çıkmış durumda. Ülke çapında büyük tepkiler var. Yaşananlar sadece özgürlükler meselesi ile anlaşılamayacak çapta ve büyüklükte. Çok büyük etkileri ve sonuçları olabilecek bir durumun ortasında, İran halklarının sesleri yeterince duyulmuyor.

Amerika’da, Avrupa’da, Türkiye’de yaşayan çok fazla İranlı gelişmeleri yaymaya çalışıyorlar. Bu yüzden Instagram, Twitter üzerinden çok yanlış bilgiler sızıyor. Resmi medya olmayınca habercilik yapılması gerektiği gibi yapılamıyor. Kaynaklar belirtilmeden; yeri, günü, bağlamı belli olmayan videolar yayılıyor. Bu videoların altında yazan kısa açıklamalarla olan bitenden haberdar olunmaya çalışılıyor. İran’da bir tanıdık olmazsa gerçek bilgilere ulaşmak çok zor.

İRAN’DA MUHALEFETİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

İran’da başörtü protestoları yeni sayılmaz. Kadınların başörtülerini havaya kaldırması veya sokaklarda başörtüsüz yürümeleri biçiminde gelişen eylemler bir buçuk yıldır devam ediyor. Protesto eylemlerinde daha önce öldürülmüş gençler de var. Bundan iki sene önceki protestolarda bir milli güreşçi sokakta vurularak öldürülmüş ve bu cinayetin sonrasında İran halkı sokaklara dökülmüştü.

İşçilerin devlet kurumları önünde yaptıkları eylemler, emeklilerin, otobüs şoförlerinin, tır şoförlerinin protesto eylemleri, iş bırakmalar İran gündemini sürekli meşgul eden eylemler oldu.

Petrol sektöründe çalışan işçilerin eylemleri nedeniyle büyük çapta elektrik ve su kesintileri; et ve süt ürünlerinin fiyatlarının artışı nedeniyle bazı protestolar yaşandı. Bu eylemler yaygın eylemler olamadı ve bastırıldılar. Son iki üç yılda alevlenen hareketlerin arka planında büyük krizin asıl sebep olduğunu söyleyebiliriz. Kriz öylesine yaygın, derin ve kanıksanmış ki artık yoksulluk medyada ve halk arasında gündem dahi olmuyor.

İran medyası, “Zaten herkes açlıktan kırılıyor, her gün bu haberleri yapmanın anlamı yok. Halkın rahatlaması, gündelik kaygılardan sıyrılması gerek” yaklaşımı ile magazinin dozunu sürekli arttırdı. Ama açlığın ve yoksulluğun ateşi gün gün harlanarak halkın ateşini yükseltmeye devam etti. Bugün sokakta olan gençler, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, şehrin yoksul varoşlarından, güneyinden çıkan çocuklar. İşleri yok, okula gitmiyorlar. Üniversite hocaları derslere katılmayın çağrısı yapıyor. İşyerlerinden işe gelmemeleri isteniyor.

BUGÜNE GELİRSEK

İran’daki ayaklanma kamuoyuna genelde haklar ve özgürlüklerin kısıtlanması, özelde ise kadın hakları olarak yansıdı.

İran İslam Devleti’nin ilanının üzerinden on yıl geçtikten sonra rejimin uygulamalarına karşı eylemler başlamıştı. Halkın bir kesimi ise devrim sürecine katıldığı için rejime süre tanımak adına seslerini çıkarmayarak arkasında durmak zorunda kaldı. Yıllar geçtikçe ve İran halkı memnuniyetsizliğini daha yüksek sesle dile getirmeye başlayınca, rejimin çökeceği korkusu ile İran devleti tüm örgütlülüklerin önünü tıkadı. Örgütlenme ve ifade özgürlüğüne yönelik baskıların İran rejimi açısından bir mantıksal tutarlılığı var.

İran muhalefetinin en büyük eksikliği politika olarak herkesi birleştirebilen hattın ve ideolojik berraklığın olmaması. Koşulların uygunluğuna rağmen uzun süredir hiçbir sol veya sol sempatizanı yapı hatta ortaya yakın bir politik öbek, parti, gerilla fraksiyonu çıkmadı aslında çıkamıyor. Bu nedenle tüm toplum, kadın hakları sloganı altında diğer özgün taleplerini öteleyerek sokaklara aktı. Çünkü toplumu birleştiren başka bir reaksiyon gösterilemiyor. Kimse “sokaklara dökülelim, bütün mollaları öldürelim ve bu devleti geri alalım” diyemiyor. Aslında bugün eylemlere katılan herkes bunu düşünüyor ve istiyor.

Şu an İran’ın gündemindeki en somut talep zorunlu hicab yasasının kaldırılması. Devlet içerisinde bir eğilim, hicab yasasının minör bir suç haline getirilmesini – hicab yasasının ihlalinin trafik cezası gibi uygulanmasını, kriminal bir suç olmasını ama tutuklamaların olmadığı bir suç olarak kalmasını – dile getirmeye başladı. Devlet içerisindeki bazı eğilimler taviz vermeleri gerektiğinin farkındalığı ile bu önerileri getirdi. Ancak taviz verme düşüncesi rejimin kastlaşmış yapısını korkutuyor. Ayetullah bugüne kadar İran halkına hiçbir taviz vermedi. Taviz verilmesi durumunda insanların diğer sorunlarını da gündeme getireceğini ve hak arama bilincinin gelişileceğini düşünüyor. Şu an sokaklarda atılan sloganların temalarına batığımızda idam, infaz temalarının öne çıktığını görüyoruz. Polisin uzun namlulu silahlar ve joplarla sokak ortasında insanları katlettiği bir atmosferde, birilerinin pankartlarla alana çıkıp istifa demesi biraz absürt bir görüntü olurdu.

İran halkı kana susamış bir şekilde polisleri kovalıyor. Kimse sakin kalmak istemiyor ama polisler de bir o kadar sakin davranmıyor. İran halkı polis şiddeti karşısında korkmaya başladı. Sosyal medya üzerinden İran halkı motive edilmeye çalışılıyor. Sokaktan çekilmeme çağrıları yapılıyor. “Şimdi vazgeçemeyiz! Bir taviz vereceklerse şimdi verirler” bilinci eylemin temel itici gücü durumunda.

EYLEMLERİN UFKU

İran’da yakın geçmişte yaşanan eylemlerin sonuçları iyimser olmamızı engelliyor. An itibarıyla elde edilebilecek en büyük başarı, hicab zorunluluğunun kaldırılması olacaktır. Böylece halk tarafından, rejimin taviz vermek zorunda kalabileceği görülecektir. Bunun ötesinde, devlet mekanizması içinde büyük bir değişim veya rejim değişikliğine ulaşabilecek bir potansiyel henüz görünmüyor.

İran’da deneyimlenen bu süreç farklı toplumsal kesimleri birbirine bağlayan ideolojik bir hattın gerekliliğinin, bir doktrin, bir manifesto zorunluluğunun zafer için olmazsa olmaz olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatmış oldu.