Pazartesi, Nisan 22, 2024
KadınKomünlerin Sesi

Faşizmde Kadın Mücadelesi; İstanbul Sözleşmesi – Fatma Deniz

İstanbul Sözleşmesi eylemlerine genel bir eleştiri getirmek ve içinde bulunduğumuz cins kırımına karşı, devrimci adımlar atabilmek için öncelikle sorun tespiti yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü İstanbul Sözleşmesi’ni politikalarının ana odağı haline getiren hareketlerin son süreçteki eylemlerinin alışılmış eylem tarzlarının tekrarı haline geldiği ve bu durumun kitleyi pasifize ettiği maalesef aşikârdır. Sorunun çözümüne yönelik tam anlamıyla bir cevap bulmak yalnızca bir yazı ile mümkün olmayacaksa da bu yazı, yaratmaya çalıştığımız devrimci tartışma düzlemi için bir adım olarak görülmelidir.

Paramaz Kızılbaş Menkıbe’de bir tartışma düzlemi yaratmış ve kitabını “Tüm bu söylenenler bir denemedir. Zaten bu örgüt de bir tartışma düzlemidir” diyerek bitirmiştir. Dolayısıyla TDH’nin ve mücadelenin her alanının devrimci tartışma düzlemine ihtiyacı bakidir. Dilimizden düşürmediğimiz bir ihtiyaç olan birlik, derinlikli tartışmaların tali farklılıkları ortadan kaldırması ile mümkündür. Bu yöntem, TDH’nin kendini yenilemesinin ve güncel problemlere gelenekçi bakışla yaklaşma refleksini yok etmesinin önündeki engeli kaldıracak bir metot olarak da kullanılmalıdır. Üstelik “Yeni Toplumsal Hareketler” dediğimiz ve kimi zaman dışlayıcı bir dille birçok eleştiri yönelttiğimiz hareketlerle uzlaşma çabası, Türkiye ve Kürdistan ortak devrim mücadelesinin önünü açacaktır. Çünkü içinde bulunduğumuz tarihsel koşullara -beğensek de beğenmesek de- sırt çeviremeyiz ve bize yöneltilecek eleştirileri ve/veya bizim yapacağımız eleştirileri, karından değil açıktan konuşarak sentezlemek zorundayız. Bu gereklilikle İstanbul Sözleşmesi etrafında dönen, kimi zaman kavgaya varan apolitik polemikçi dile bulaşmadan, bir değerlendirme yaptık.

Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini deklare edene kadar gecen surede ve sonrasında ne oldu?

2011 yılında İstanbul’da imzaya açılan sözleşmenin taraflarından biri bildiğimiz gibi Türkiye’dir. Sözleşmenin maddeleri genel olarak kadına, çocuklara ve LGBTİ+lara yönelik şiddeti önlemeyi amaçlar. Ancak uluslararası bir sözleşme olduğu için burjuva hukukunun çizdiği sınırlar dahilinde devlete yöneltilen bir talep olarak karşımıza çıkar. Oysa biliyoruz ki normal dönemlerde kapitalist devlet, hukuku çoğunlukla kendi lehine yani doğal olarak burjuva lehine kullanırken (çünkü devlet aygıtı herhangi bir sınıfın yönetiminde olmak zorundadır ve kapitalist devlet burjuva yönetimindedir, onun çıkarlarına hizmet eder) diğer sınıflara “lütfettiği” haklar da çoğunlukla kendi meşruluğunu sağlamak içindir. Tabi sınıfın burjuvaziye dayattığı ve kavga dövüş kazanılmış haklar da vardır. İstanbul Sözleşmesi bu şekilde değerlendirilenler arasındadır. Bu kazanılmış bir haksa da şunu gözden kaçırmamamız gerekir; İstanbul Sözleşmesi yürürlükteyken bile “iyi hal indirimleri”, “evine dön bir şey olmaz” telkinleri geçerli olmaya devam etti ve sözleşme uygulamadayken bile resmen süs olarak kenarda durdu. Dolayısıyla aslında ezen-ezilen ilişkisinin biriktirdiği öfke, devleti sözleşmeyi fiilen hayata geçirtecek adımları attıramamıştır.

Nevin Yıldırım gibi birçok örneğin bulunduğu coğrafyamızda, bu öfkenin doğru yönlendirilememesi, aslında hareketin sıkışmışlığını gözler önüne sermektedir. Ancak bu sıkışmışlık sadece kadın/LGBTİ+ hareketine mahsus değildir ve diğer hareket alanları için de geçerlidir. İşçi intiharlarının bu denli yükseldiği, asgari ücretin açlık sınırının altına düştüğü, mahallelerde çeteleşmenin yükseldiği bir süreçteyiz. Büyük bir krizin varlığının ve bu krizin bedelinin tarihin her döneminde olduğu gibi ezilen sınıflara ödetildiğinin farkındayız. Dolayısıyla mücadelenin her alanda sıkıştığını, kitleleri yönlendirmek şöyle dursun kitlenin dinamiğinden bir haber olduğunu ya da bunu yönetecek kadar güçlü olmadığını söylemek mümkündür.

2008 krizinden, 2015/2016 sürecinden sonra (bu süreç yakın tarihimiz açısından bir dönüm noktasıdır denilebilir) sokakta tek tük seslerin çıktığı ve çıkan tek tük seslerin de susturulduğu bir dönemde 25 Kasım, 8 Mart, Onur Yürüyüşleri ve son olarak İstanbul Sözleşmesi eylemleri diğer hareket alanlarına nazaran kitlesel ses getirebilmiştir. Bu aslında öfkenin ne kadar büyük, sorunun ne derece can yakıcı olduğunun göstergesidir. Evet, artık ne kadınlar, ne de LGTBİ+ bireyler bu patriyarkal kapitalist düzen yüzünden ölmek istemiyor. Bizim tavrımız ise hareketin büyüklüğü karşısında hayranlık duymak değildir; gerek eylem alanlarında gerekse söz alanında mevcut reformist taleplerden hareketle kitlenin doğru bir alana yönlendirilmesini sağlayacak bir dinamik çıkarmaktır.

Nitekim Erdoğan nasıl her türlü mücadele alanına kendince saldırarak mücadele hattını işine yarayacak şekilde devşiriyorsa, bu mücadelenin yükselişini de bir sembol savaşına çevirmeyi başardı. Mesela, sözleşmeden çekilme söylentisi henüz bir tartışma konusu olarak ağızdan ağıza dolaştırılıyorken kendisi mevzuyu “halk isterse kaldırın” şeklinde dile getirdi. Böylece hem kendi kitlesini bir tarafa çekti hem de karşı bir konum oluşturdu. Bunun yanı sıra, birbiri ardına açıklama yapan tarikatlar– çocuk tecavüzleri buralarda yaşanmıyormuşçasına- kendilerini halkın temsilcisi gibi sunarak, toplumun kökeni olduğunu iddia ettikleri ailenin yüceliğini vurgulamaya başladılar. Aslında bir taraf sözleşmeyi; gelenekselliği, milliliği giyinmeye çoktan hazır olduğu için, kimliğine içkinmişçesine ve içeriğinden bağımsız olarak reddetti. Sözleşmede kadınların aleyhinde tek bir söylem bulunmamasına rağmen reddeden güruh arasında kadınların da olması bunun göstergesi değil midir?

Güncel hareket ilk olarak hükümet karşıtı söylemleri yaygınlaştırmaya başladı, sonrasında kadınlar birbiri ardına sözleşmenin maddelerini sosyal medya hesaplarında paylaşmaya giriştiler. İki ayrı kültürel kimliğin birbiriyle kavga ettiği izlenimi yaratan bir düzlem oluşturuldu. Bir taraf ailenin sarsıldığını iddia ederken diğer taraf “özgürlük” tahayyülleriyle aileyi çoktan silmişti ya da “sizi kandırıyorlar, aileyi sarsacak bir şey yok sözleşmede” ilericiliğinden tutundu. Ancak ailenin tarih okumasından uzak bir şekilde yani sanki kendini bugünde oluşturmuş ve tamamen kültürel bir olguymuş gibi değerlendirilmesi, konunun köktenci bir özde kalmasına neden oldu. Yani artık İstanbul Sözleşmesi iki ayrı kültürün birbirine karşı konumlanışının bir ürününden öte değilmiş görüntüsü çizmektedir. “İktidar muhafazakarların elindedir ve biz ilerici kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nin ne kadar yararlı olduğunu görüyoruz ve savunuyoruz ancak güçsüz olduğumuz için ve iktidar erk olduğu için bizi dinlemiyor” vs. Oysa aile, feodal yapının üretim ilişkilerinden doğmuştur ve kapitalist yapının Türkiye gibi ulus devletleşme süreci gecikmiş ülkelerde hala dağıtamadığı bir ürünüdür. Öncesiz ya da sonrasız bir kurum değildir. Marks’ın sunduğu tarihsel anlayış biçimi burada önemlidir. Patriyarkal kapitalizme içkin bütün kurumlar gibi oluşumu itibariyle üretim ilişkilerinin şekillenişine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Değişen üretim ilişkileri ile aile de aynı doğrultuda farklı bir şekil almaktadır. Türkiye’de toprağa bağlı geniş aile yapıları, şehre göç ettikten sonra atomize olmaya başlamış çekirdek, modern aile şekillenmiştir. Dolayısıyla ailenin şekillenişi üretim ilişkilerinin şekillenmesinden ayrı düşünülemez. Toplumun sadece etik/kültürel dönüşümü mümkün değildir.

 Dolayısıyla ilkel komünal toplumda doğuma dayalı iş bölümünün ortaya çıkışından bu zamana kadar kesintisiz ilerleyen bir süreç vardır. Komünist kadınların esas vurgusunun, bu sürecin kendisine odaklanan bir mercekten yola çıkması gerekir. Bu apaçık ortadadır çünkü bu temel vurgu, toplumun topyekün devrimcileşmesinin önünde duran her türlü engeli alaşağı etme gerekliliğine işaret eder.  Aile nasıl oluştu ve oluşan kapitalist gerici aile yapısına karşı yapılması gereken nedir? Elbette ki yeni toplum inşa edilirken ezen-ezilen düzeni yeni ezenler ve ezilenlerle yeniden inşa edilmemelidir. Ancak bu, semboller üzerine kurulu salt bir hegemonya savaşıyla mı sağlanır? Bunun cevabı çok net hayırdır.

Patriyarkal kapitalist düzeni, öz savunmamız ve devrimci şiddetin bütün pratikleriyle yıkıp, devrimin inşası için mücadele edeceğiz!

Konunun hegemonya savaşından çıkarılması için gereken temel düzlem elbette ki sözleşme üzerinden bir köktencilik yaratmadan “Neden?” sorusunu sormaktan geçer. Sözleşmenin reddini talep edenlerin neyi savundukları gün gibi ortadadır. Bunlar bizim toplumu dönüştürme tahayyülümüzde göz yumabileceğimiz argümanlar değildir. İktidar toplumun LGBTİ+ karşıtlığını ya da fobiye varan kafa karışıklığını, kendi lehine kullanarak toplumda bir yarık oluşturmaya çalışmaktadır. Tarikatların söylemleri, toplum ahlakının bozulduğunun iddiası, açık ya da kapalı “ Sodom ve Gomore” göndermeleri ile doludur. Özcesi kullanılan argümanlar temelde gayet dogmatiktir, kutsal kitaba gönderme yapar ve mücadelenin seslendirdiği argümanlar bu dayanağa rağmen savunuluyorsa bu şirk koşmaya kadar gider. Bu mesele ha deyince aşılabilecek, dogmatiklik ya da gericilik tespiti yapıp bırakılabilecek bir şey değildir. Evet, din halkların afyonudur ama bu, bizim meseleyi “kandırılmak” üzerinden okuyacağımız anlamına asla gelmez, gelmemelidir. Kurumsallaşmış din, iktidarın kendini sürdürebilmek için kullandığı çok köklü bir araçtır ki Erdoğan’ın çok sıkıştığında Kürtçe Kur-an ile miting yaptığını da biliyoruz. Bu minvalde karşımızdaki örnek de patriyarkal kapitalizmin din kisvesi altında ve ahlak bekçiliği üzerinden, bizzat devlet ağzıyla, kendisini meşrulaştırmaya çalışma çabasıdır. Mesele halkın “geriliği/ileriliği” değil, halkın bir bölümünün faşist devlet diliyle ve kara propagandasıyla nasıl şeytanlaştırılmaya çalışıldığıdır. Mücadelenin odağının patriyarkal kapitalizmden sapmaması bu noktada oldukça önemli olarak karşımızda durmaktadır.

Dolayısıyla, biz birbirimize korunaklı adalar oluşturarak toplumu dönüştüremeyiz. Eğer bir misyoner gibi konuşulması gerekiyorsa bunu mahallelere, ailelere kadar inerek etraflıca konuşmalıyız. Ancak satın alabilenin kimliğini yaşadığı, geri kalan cinsiyet kimliklerinin göz önünde olamadığı bir mücadelenin, kendisini sol içerisinde ötekileştirerek ya da sol tarafından ötekileştirilerek değil, yanlışlarını doğrularını kabul ederek yani tartışarak ilerlemesi elzemdir. Çünkü cins kırımı, trans cinayetleri, hele bu kadar yaygınken, bu kimlikleri ezilen olarak arkaya alıp gökkuşağı ya da mor sembolleştirmeleriyle görünürlük kaygısı güderek aşılabilecek bir kavga değildir. Yapılan eleştiri, yoksulluk ve sınıf arasında bağ kurma sekterliğinden ziyade, hareketin çözüm odaklı olmayışına, kendi varoluşunu başkasına kabul ettirmek üzerine kurulmuş olmasına yönelik bir eleştiridir. Evet, varoluşa yönelik büyük bir tehdit varken varoluşumuzu kabul ettirmek zorundayız. Ancak bizim topyekûn devrim beklentimiz bunun ötesine geçmeyi zorunlu kılmaktadır.

Son olarak, zaten bize ait olan alanların gerekli görüldüğü takdirde elbette eleştirilmesi, özeleştiriye davet edilmesi, yanlışlarını düzeltmesi gerekir. Çünkü cinsiyet eşitsizliğinin dikkate alınması sol içerisine bile çok sonradan gelişmiştir. Ancak bu da yine eleştiri-özeleştiri dinamiklerinin yapılara oturtulmasından geçer. Var olan cins kırımına karşı bizim ana odağımız toplumsal dönüşümse; teşhirci rahatlamalar bizi nereye kadar sonuca ulaştırabilir? Ceren Güneş’in sitede yayımlanan “Kadınların Zulası ve Teşhirden Sonrası” yazısını okumak bu açıdan önemlidir. Ceren yoldaşın “Teşhir etmek önemlidir, bilince çıkarır, görünür kılar. Ama bu teşhir, teşhir edilen şeye bir karşılık vermeye (onu engelleyecek, darbeleyecek, tekrarı ortadan kaldıracak şekilde) evrilmedikçe, sadece teşhir olarak kaldığında söz anlamını yitiriyor”cümlesi, teşhirden sonrasının da örülmesi gerektiğini açıkça ortaya koyar.

Yaptığımız birçok eylem biçimi patriyarkal kapitalizmi teşhir etmek üzerine kurulu. Ancak mücadelenin bir kısmı yıkıcılık, eleştiri ise diğer kısmı yeniden inşadır. Reddettiğimiz aile yapısı, karşılığında nasıl bir “özgürlüğü” getirmektedir? “Patriyarkayı Yıkacağız!” söylemi, komünizmden ve devrimci şiddetten bağımsız okunduğunda reformist talepler içerisinde içi boşaltılmış bir söylem olarak karşımızda durur.

Yapılan eylemler bu durumun neresinde?

Sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi iktidarın bir darbe gibi gece yarısı “bu kadarı da olmaz!” denilecek şekilde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle iptal edildi. Anayasaya uygunluk tartışmalarını bir kenara bırakacak olursak; iktidar açıkça kadın hareketinin yükselişine bir saldırıda bulundu. Her alanda olduğu gibi kendi kitlesini arkasına alarak “ben ne istersem o olur” diyerek uluslararası arenaya da aynı şekilde bir cüret gösterisinde bulundu. Yapılan açıkça “hiçbir toplumsal harekete, hukuk normuna ya da uluslararası bağlayıcılığa itaat etmeyiz” demektir ve devlet faşizminin aleni bir gösterisidir. Aslında Melih Bulu’nun atanması da, Kanal İstanbul ısrarı da açıkça aynı rasyonel aklın ürünüdür. Saldırganlaşan ve hiçbir toplumsal fayda gütmeyen ancak kendi kalıcılığı ve faydası için elinden geleni ardına koymayan bir faşizm var karşımızda.

Peki, mücadelenin bu faşizme verdiği cevap ne oldu? Öncelikle eylemler Kadıköy merkezli olarak başladı. Ancak eylem komitesi polisin belirlediği sınırlar içerisinde kürsüden devleti teşhir edecek tek bir söylemde bulunmayan yazılı metinler okudu. “Öldürülüyoruz” minvalindeki bu açıklamaların karşısında, “zıpla, zıpla” tadında “eğlenceli” bir oyunu eylem olarak adlandırdılar. (Son dönemde bu slogan yüzünden gözaltına alınanlar olmasının sloganı politikleştirdiğini de kabul etmek gerekir.) Bunun karşısında kitle kürsüden daha öfkeli ve dirençli olacak ki kürsünün atmadığı “Katil devlet, katil polis” sloganları kitleden yükseldi. Aynı şekilde “komite”nin polisin belirlediği dakikaya kadar süren eylemi “Açıklamamız burada son bulmuştur, lütfen dağılalım” sözleriyle son buldu.

Kitle ne alandan ne de sokaklardan eylem komitesinin istediği vakitte ayrıldı. Eylem Kadıköy’ün ara sokaklarına yayılırken ilk İstanbul Sözleşmesi eyleminde Ayvalıtaş Parkı’na sağ salim varmak üzerine kurgulanmış bir eylem planını kitleye zorla kabul ettirmeye çalıştırdılar. Ancak bu sırada polis kitleyi sürekli araya barikatlar kurarak bölmeye çalıştı. Bu barikatları yıkmayı amaçlayan kitle bir kez daha “ben komite üyesiyim” diyenler tarafından “kimsenin burnu kanamayacak şekilde Ayvalıtaş’a yöneliyoruz” şeklinde pasifize edildi. Ancak devletin tek bir bireyin canını önemsemediği, öğrenci eylemlerinde işkence ile gözaltıların yapıldığı, Kürdistan’da çıkan tek bir sesin bile terörize edildiği, sokaklarda çocukların polis araçlarının altında ezildiği bir süreçte öfke ve direniş sokakta olmayacaksa nerede olacak? Bu cins kırımında karşı ses sokak eylemlerinde duyurulmayacaksa nerede duyurulacak?

İkinci kitlesel/merkezi İstanbul sözleşmesi eylemi ise hem Boğaziçi gençlik eyleminin hem de Kanal İstanbul eyleminin yapıldığı gün aynı yerde farklı saatte yapıldı. Hiçbirimiz dilimizden birlik fikrini, topyekûn mücadeleyi düşürmüyorken yapılan üç eylem de farklı saatlerde üstelik yine sınırları polis tarafından belirlenmiş bir alanda gerçekleşti. Üstüne üstlük eylem bittikten sonra kitle dağılmayı kabul etmediğini net bir şekilde ortaya koyup polis müdahalesini göze alarak sloganlarla yürürken “komite”den eylem bitti çağrısı yükselmeye devam etti. Maalesef bunun sadece İstanbul Sözleşmesi eyleminin problemi olmadığı açıktır.

Bütün bu çağrılar ve eylem biçimleriyle miadı dolmuş bir politik hat karşımızda durmaktadır. Mücadelenin kendine yeni bir rota çizmesi zorunludur.

Sonuç

Artık ezberin, alışkanlığın yıkıldığı yepyeni bir mücadele hattını örmek zaruridir. Burada ezber eleştirisi, bildiri dağıtımı gibi eski tarz yöntemlerin kullanılmaması gibi şekilci bir yenilik anlayışı değildir. Eski metotların doğru ve yerinde kullanımı da zaman zaman çok işe yaramaktadır. Ancak özellikle gençliğin, faşizme karşı cüretin sembolü olarak yükselmesi gerekirken; kadın, LGBTİ+, sosyalist, komünist hareketlerin kendine yaptığı özeleştirilerle alanı kitlenin gerisinden değil ilerisinden kavramaları elzemdir.

Öncelikle harekete geçmek ancak bir hareket alanının toplumun her kesimindeki yansımalarının kavranmasıyla mümkündür. İbrahim Kaypakkaya’nın Ekim 1971 yılında hazırlanmış olduğu Kürecik Raporu aslında bu açıdan incelenmesi gereken bir örnektir. Kaypakkaya çalışma yaptığı bölgenin özelliklerini incelerken, üretim ilişkilerinin yereldeki yansımasının özgünlüğünü ve üretim ilişkilerinden yola çıkarak toplumun biçimlenişini ortaya koymuştur. Böylece salt teorik-kavramsal tartışmalara sıkışmayıp, içinde bulunduğu bölgenin somut biçimlenişini, ilişkilenişini kavramaya çalışmıştır. Bu, yeni toplumsal hareketlerin ve TDH’nin genel anlamda kaybettiği bir yöntemdir. TDH olarak çok yıprandığımız aşikâr da olsa bu süreçte propaganda faaliyeti yürütmekten ziyade anlamak, güç toplamak ve yeni rota çizmek için her alanda yerelleşmek gerekmektedir. Belki meclisleşerek, belki sadece yaşam alanları üzerinden faaliyet yürütme alışkanlığının gelişmesiyle durumun onarılması gerekmektedir. Temelde her yapının talep ettiği, aşina olduğu bir yöntem olmasına rağmen kazanımcı bir yaklaşımla bu yöntem ötelenmektedir. Ancak bulunulan yerde geçerli olmayan bir politika, benimsenmekten ziyade toplumda yapay ikilikler, yarıklar oluşturur ve bu da çözümden ziyade yeni bir sorun ortaya çıkarır. Dolayısıyla çözücü bir yöntemle ilerlemek için -merkezi işlerin önemini bir kenara koyarsak- mahallelerin önemini gündemimize taşımamız şarttır.

İkinci temel problem ise bu kavrayışın merkezileşmesini ve öfkenin devlete yöneltilebilmesini sağlamaktır. Eylemlerde polisle karşılaşıldığında “eylem bitti” deyip kitlenin dağılmasını sağlayarak bu öfke yönetilemez. Polisin olduğu her yerde, eğer güçlüysek çatışmak zorundayız. Kitlenin pes etme dürtüsü yerine, barikatı aşma dürtüsünü kazanması ancak böyle mümkün olabilir.

Ve tabi ki bu sarmaldan ancak birleşik ve topyekûn mücadeleyle çıkabiliriz. Devrim için mücadele ortak olmak zorundadır. Eleştirilemez alanlar yaratarak ya da saldırganca, karşıdakini sindirmek adına yapılan eleştirilerle yeni bir karşıt grup yaratmanın iktidar dışında kimseye yararı yoktur.

Sözü, son dönem kadın, LGBTİ+ ve öğrenci eylemlerinde atılan sloganlardan sesi en gür ve en sık çıkanı hatırlatarak bitiriyoruz: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber; ya hiçbirimiz!