Cuma, Mayıs 24, 2024
Makaleler

Hüzne ve Tekliğe Cesaretle; Merhaba Canım – Leyla Aslan

“sustukça çoğalıyor tekliğim”

“ne zaman bitecek bu hüzün.”

Örgüt hem kolu bacağı olan somut bir şeyken hem de soyut ve kuşatan bir şeydir. Hiçbir yerdeyken her yerde olmanın somutlaşmış halidir. Düşüncenin kolektifleşmesidir. Yaşamın, sistem tarafından kuşatılırken, yeniden anlatılmasıdır. Tekliği değil kolektif özgürleşmeyi eyleyendir.
Arkadaş üzerine yazılacak bir yazıya neden böyle başladık? Çünkü Arkadaş’ı anlamak örgütlenmeyi anlamak demektir. Dizelerindeki yalnızlık ve hüzün vurgularıyla ‘ne zaman bitecek bu hüzün’ cümlesini soru sorarak değil bir noktayla bitiren Sevgili Arkadaş… Şimdi seni anlamanın tam da sırası dediğim ancak içinden çıkamadığım bir “sevgi” teması etrafında dönüyor. Ben seni severim sevmesine ama toplum buna hazır değil diyor bir yerde ne demek istiyor? Sadece LGBTİ+ mücadelesine bir çağrıda mı bulunuyor yoksa çok daha fazlası mı? Bana kalırsa çok daha fazlası. İçinde bulunduğu dönem 80 öncesi öğrenci hareketinin en kitleselleştiği dönemler bizim imrenerek baktığımız dönüp dönüp okuduğumuz, 71 kopuşunun gerçekleştiği; TDH geleneklerinin ve Kürt hareketinin temellerinin atıldığı bir süreçten bahsediyoruz. Daha sosyalizm bir seçenek olarak hegemonyasını kaybetmemiş ve dünya, soğuk savaşın iki kutbuna bölünmüşken bu kadar parçalı değil. Dünyanın giderek anlaşılması güç bir yere gideceğini tahmin edenler günün görevlerini bulup militanlaşırken diğerleri bu atmosferin içerisinde kendilerini doğru zamanda doğru yerde konumlandırmakla yetinmişler belli ki. Vicdan muhasebesinde kendilerini biz de zamanında devrimciydik diyebilecek noktaya getirebilmiş olmaları onlara yetmiş. Arkadaş bu halden uzakta dururken, kendini 71 kopuşunda konumlandıramamış. Arada kalmış bu halini şu dizelerle anlatıyor; “ben işte bunun için/bir burjuva kuklasıyım,/ korkak ve acemi bir militanım/hüzne ve yalnızlığa yakın”. Ceren Yoldaş kendinde yakaladığı bu hüzün halini şöyle anlatıyor notlarında; “Geçen gün, ilk defa burada olmasaydım ne olurdu diye düşündüm. Kendimi başka bir hayatın içinde hayal etmeye zorladım, en ince ayrıntısına kadar. Ama olmadı. Burada olmaktan, kavgaya katılmaktan başka bir yol yok, olamaz. Bir sınavdan daha bu sonuçla çıktım. Sonra bana bunu düşündüren şeyin ne olduğunu sordum. Umutsuzluğa kapılmıştım. Olmamız gerekenin çok altındayız. Kadrosal anlamda bu böyle. Çok daha devrimci ilişkiler kurmalı, üretmeli, çalışmalı, savaşmalı ve değişmeliyiz. Değişebilmeliyiz. Mutlaka. Bu işi yapmalı, o uzun zorlu yolda durmadan gitmeli ve kazanmalıyız. Cemre için, Aziz için, hepsi için.”. Ceren Yoldaş mücadelenin içerisindeyken yaşadığı bu ikilemleri bilinçli bir çıkışla karşılayabilirken Arkadaş bu ikilemde kendisini sistemin içerisinde de konumlayamamış görünmekte ancak çıkış da yaratmadığı için hüznüyle karşılamıştır ve yazdığı şiirler kendini ve toplumu sorgulaması, tıpkı Merhaba Canım belgeselinde bahsedildiği gibi dönemin pek toplumcu gerçekçi şairlerinin şiirlerine benzemeden toplumu ve bireyi irdelemiştir.

“ama yalnız yinelemek hep yinelemek hep umarsız
-sen n’apıyorsun orda sen n’apıyorsun
-hiç sigara kutusu topluyorum yerden yakıcam
-bak bir odun düştü arabadan alsana
-yok onu öteki alsın o çok yoksul
-kamyona geleyim mi abi kamyona iyi taş taşırım
-beş liradan fazla vermem bak hava cok soğuk
– manton yok mu senin bu kış kıyamette
-hırkam eski biraz ama olsun yündür tutar gene
çıplaklıktan iyidir
-bu adam deli mi ne yırtık gömlekle bu soğukta
-ben karı iki beş de çocuk yedi bir de tanrı sekiz kim
ısıtacak bizi kim doyuracak bizi
-‘inandığımız tanrı -da- yalnız bıraktı bizi’”
Çelişkili Kötü Şiirdir

Arkadaş’ın toplumu irdelemesi Nazım’ın irdelemesinden biçimsel olarak farklıdır. Bireyden yola çıkarak yalnızlığı ve hüznüyle anlatır toplumla olan münasebetini. Çünkü yaşadığı toplumla arasında kocaman bir uçurum vardır. Sevmeyi bilmeyen ve meta ilişkisi güdenlerin toplumunda Arkadaş devrimci bir yerden sevmeyi öğrenmeye çağırır. Arkadaş neden bu kadar takıntılıdır sevmek noktasına? Sevginin temellerinin atıldığı aile mefhumuna bakalım. Her yanıyla çürümüş. Kadın cinayetleri gündemleşirken feodal ailelerde kız çocuklarının birinci ve ikinci dereceden akrabaları tarafından uğradığı tacizler, yediği dayaklar kah görünüyor kah görünmüyor. Duygunun irrasyonelitesine bırakılmış ilişkiler yumağı. Güdü diyor Bloch buna “Fakat içgüdü denilen şey, yanlış olarak, gözünü kendi kendine dikmiş bir güdü gibi etki eder, insan da tanır onu: özellikle kadınlar, aşkta değilse şayet, anne kaygısında. Burada gerçekten de öyle görünüyor ki, sanki güdüler kendi başlarına bir yaşam sürmekte ve ruhları şöyle dursun, bedene egemen olmaktadırlar.” öfke, aşk ve bütün duygular irrasyonel bir alana hapsedilip bilinçsiz bir hal ile kendini meşrulaştırıyor. Cinnet anları olarak anılan cinayetler ya da kişinin nevrotikliğine dem vurulan tacizler. Halbuki bütün bunlar bilinçsiz bir alana sığdırılmaması gereken ya da Freudyen bir psikanalize hapsedilmemesi gerekilen toplumsal ve ekonomik sorunların bizzat kendisine işaret eder. Freud bireyin yaşadığı piskozlu halleri içgüdü alanına hapsetmiştir. Bireyin problemleri sanki dış dünyadan bağımsız olarak içeride başlayıp bitmektedir. Oidipus Kompleksiyle aile kurumunun yaşadığı çıkmazları anlatmıştır. Marksizmin kendini pratik alanda yüzlerce kez doğrulamasının nedeni tam olarak budur. Çünkü bir toplumu ilişkiler ağı olarak bütünleşik bir neden sonuç ilişkisiyle irdeler. Bireyin nasıl düşündüğünü, hissettiğini belirleyen dış koşullardır ve Özünden gelen hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla Arkadaş’ın hüznünün içeriden geldiğini söyleyemeyiz. Onun hüznü dışarıyla kuramadığı bağın bir görüntüsüdür. Bir dizesinde şöyle diyor;

“ey insanlar
ey gecede unutulmuşluğumun yargıçları
iğrenerek öpüyorum parmaklarınızı
iğrenerek, hepinizi kucaklıyorum ilkin
ağzınızı dudaklarınızı dişlerinizi öpüyorum
bilmiyorsunuz, ben kendimi öpüyorum”

Sistem içerisindeki birey herhangi bir işe başlarken onu bitirmek için hızlıca yapar. Bunu insana sistem içerisindeki mesai saatleri öğretir. Vakit nakittir. Vakit üç tane fazla müşteriyle ilgilenmek, birkaç excel dosyası demektir. Ancak bunu kendi çıkarlarıyla bütünleştiremediği için bu işlere motive değildir. İnanarak dağları delebilecek Ferhat bir çağrı merkezinde Şirin’in telefonunu eminim nefretle açacaktı. Bu sevgi ilişkisinde de böyledir. Kolaycılık ve hız sevgide irrasyonelitenin kolayca hüküm sürmesine neden olur. His ile başlayan bir itkinin kolayca kuşattığı bireylerin her anlamıyla geçmişleriyle doldurulmuş güdüleriyle hareket etmesine neden oluyor. Bireyin kendiyle ilişkisine geçiyoruz burada. Geçmişin psikanalizini Freudyen bir yerden değil, bireyin toplumla, üretim araçlarıyla ilişkisiyle irdelemek gerekiyor. Bireysel tarih de tıpkı toplumların şekillenişi gibi toplumu hem biçimlendiriyor hem de toplumdan kendini biçimlendiriyor. İnsan zaten sosyal bir varlıktır. Ancak hızın ve iletişimin giderek artmasıyla iletişim kaçınılmaz bir noktada oluyor. Yapay bir sosyalleşmenin varlığı, bireyin kendine ulaşamadığı zavallı halinde bir de her temasında bir başkasının duygusunu da almasına neden oluyor. Bir yerden bir yere ulaşmak için kullandığı toplu taşımada, kimse kimsenin yüzüne bakmayacak denli ayrıyken, birçok duygunun alışverişi havada uçuşuyor. Sinirli binen biri bomboş bir şeye bağırıyor, şoför hızlıca kornaya basıyor gibi gibi… İletişimin tek yönlü olduğu bir toplum düzeninde sosyalleşme de temelini buradan alıyor. Gün içerisinde birçok tek taraflı duygudan sonra akşam biriyle gerçek bir sosyalleşme için bir yerde oturduğundaysa iletişimin denklemi yine pek de değişmiyor. Dolayısıyla sevgiyi öğrenmek de bu anlamda devrimcilikle ve örgütlülükle çok içiçedir. Çünkü şiarımız gelecekte devleti ele geçirdikten sonra ulaşacağımız bir sınıfsız toplum değil. Bugünün problemlerini çöze çöze devleti de ele geçirip ulaşacağımız sınıfsız toplum komünizmdir. Yani iletişimin bu problemi ile sevgisiz yaklaşılan herhangi bir yoldaşlık ilişkisinin yürütülmesi mümkün değildir. Sevgi üzerine düşünmek de tam olarak buradan yola çıkarak düşündüğüm bir şey. Ben seni severim sevmesine ama toplum buna hazır değil derken belki de arkadaş bunu kast ediyordu diyerek de Arkadaş’ın dizelerinde buldum kendimi.

“sevmeyi
yüreğimi kanımı kırmızı gülleri çok sevmeyi
bana ait olmayan şeyleri
ve öğrenicem daha çok sevmeyi
yüreğimden kanımdan kırmızı güllerden
bana ait olmayan şeyleri.”

Onun hayatla olan teması hele pratikteki duruşundan da anlayacağımız üzere asla liberal anlamda bireyci bir yerden değil. Ancak asık suratlı samimiyetsiz bir devrimcilik anlayısı da yok. Tıpkı Ceren Yoldaş’ın karşısında durduğu gibi. Devlet tarafından katledilen Hüseyin Cevahir’e Aşkla Sana’da “başımı omzuma yasla, göğsümde taşıyayım seni.” derken yoldaşlığı mekanik bir eylem arkadaşlığından çok daha ileri götürmüştür. Andak burada başka bir kavrayışa izin vermemek gerekiyor. Örgüt tüm bu sevgi bağını sağlamış bir arkadaş toplamı değildir. Paramaz’ın vurgu yaptığı nokta burada önemli olsa da örgüt şifa bulunan bir cem halinden ötesidir. Ceren’in sorgulayışı şifanın çok ötesine taşır ve der ki: “Kendimi yakaladım. Bugünlerde gözümün önüne ilginç, alakasız sahneler geliyor, nasıl hatırlayabildiğime beni bile şaşırtan. Zorluyor beni, yoruluyorum. Bugün eskilerden sohbet ettik. Anılar, yaşananlar, geçen zamanlar. Ama ne anlar, nasıl değerli, kıymetlı anlar. Onların sıcaklığı öyle şefkatli öyle sevgili ki, sığınak gibi insana. Ama sığınakta kalmazsın hep, yüzleşmeliyiz.”. Hep yüzleşmeliyiz. Bu noktadan hareketle rahatça, son yapılan ifşalarda bu sıcaklığın etkisiyle yoldaşlığı artık sistem içi çok iyi arkadaşlığa indirgemiş ve birbirinin hatalarıyla, kendi hatalarıyla yüzleşmeyen tarafın kendini ve örgütleri çürüttüğünü söyleyebiliriz. Hata yapmak, geriye düşmek hatta örgütü de bu anlamda geriye çekmek sistemin içerisindeki ilişkilerde dünyaya gelmiş insanlar için çok doğaldır. Ancak bunun bilincinde olmak ve varıldığı an kendine öfkelenmeden ileriye sıçramaktır önemli olan. Aynı döngü içerisinde nefes almayan bir su elbette çürüyecektir. Sistemin içerisinde eksik, gedik ve zavallı halini öncelikle kavraması gerekir insanın. Hala nefes alıyor ve yaşıyorken bir çocuğun iş cinayetine kurban gitmesi en büyük zulüm olmalıdır insana. Sistem içerisinde kazanamadığı meziyetlerden utanmamasını, bütün o dayatılan güzellik algılarını yıkarak idealize edilen olması gereken başarılı insan imajlarının üzerinde tepinerek yeni bir toplumsallaşma yaratması gerekmektedir.

Özellikle bir kadının elini ayağını bağlayan, dünyaya ürkek ve uzaktan bakmasına neden olan en önemli etken yaşadığı şiddet deneyimleridir. Kadın tam olarak bu noktada iradesini değil, yalnızlığını ve hüznünü kuşanır. İtilmiş, eli kolu bağlanmıştır. Faşizmse en çok kadının iradesinden korkar. Ve kadın kamusal alana sadece ihtiyaç duyulduğunda girer. Tıpkı bir işçi gibi. Bir farkla kadın sadece mesai saatlerinde değil bütün hayatını bir üretim sürecinde gibi yaşar. Bütün hayatı boyunca sistemin bekası için mi yoksa kendi özgürleşmesi için mi üretecektir? Temel soru budur. Kadının kültürel taşıyıcılığı, yarını örgütlemesi faşizmin teorisinin ev içlerine kadar girmesinin önünü açar. Bu yüzden AKP’nin, tıpkı Nazi Almanyasında olduğu gibi,kadın örgütlenmesi oldukça sağlamdır. Kadınların ev içi emeği bile ücretlendirilmiş, sosyal yardım kartları kadınların ellerinde evlere girmeye başlamıştır. Kürt kadınının ev içerisinde yaşadığı kayıplarla ve savaşın saflarına katılmakta zorlanmasından yola çıkarak duyduğu öfke aksine başka bir kadında ırkından bağımsız olarak irrasyonel bir şekilde bir arada tutmaya çalıştığı ailenin devamını sağlayan devlete duyduğu büyük bir güvene yol açıyor. Dolayısıyla sözümona istikrarlı ve güçlü bir faşizm geleneğine de çocuğuna zarar verene karşı öfkeye de yönelebilecek iki uçlu bir iradeden söz edebiliyoruz. Bu öfkenin ve bağlılığın irrasyonel duygu halinin karşısında kadınların rasyonel bir biçimde örgütlenmesi gerekmektedir. Kadın örgütlenmesinde temel aldığımız ise bu irrasyonel duygu halinde kendini karşısındakini koruyucu ve kollayıcısı ilan eden kadınlığın karşısında; özgür yani neyin sorumluluğunu alacağını kendisi seçebilecek kadınlığın inşasıdır. Dolayısıyla devleti öfkeyle teşhir etmek, devlete şunu yapman gerekiyor demek de aslında her kadının yapabileceği bir şey değildir. Burası önemli de olsa bu öfke halinde de kadın özgürleşmemekte mızmızlanmaktadır. Kendini hala sevilmeyen, istenmeyen zarar gören olarak konumlamaktadır. İradi olarak hareket edip, sorun çözmeye, güdüleriyle değil bilinciyle hareket etmeye başladığında kadın özgürleşecektir. Kadının özgür olduğu yapılar her haliyle içeride ve dışarıda bilinçli bir şekilde hareket eden yapılardır. Diyemeyiz ki içerisinde hata olmayan örgütlerdir. Ancak diyebiliriz ki karşılaştığı hataların üstesinden gelebilmeyi başarabilmekte ve bunu yaparken geçiştirmemekte sorunun temeline inebilmektedir. Dolayısıyla kadının önünü açıp ileriye sıçramasını sağlamaktadır. Yapılar bireylerden yani kadrolardan bağımsız değildir. Dolayısıyla örgütlü kadınların üzerine düşen bu anlamda hataların tespiti ve çözümünde etkin rol oynamaktır.

“İçimde tatlı tatlı bir şeyler dolanıyor, mutluyum, kıpır kıpırım. Yoldaşlarımı çok seviyorum. Onlara duyduğum sevgiyi hissettiğim, yoğun olarak onları hissettiğim zaman diyorum ki; evet her şeyi yapabilirim, başarabilirim, her şeyin üstesinden gelebilirim. Bana güç veriyorlar; ellerim, kollarım, gözlerim oluyorlar. Yine aynı şeyi düşündüm. Kusurlu da olsa yaşayabildiğimiz şu komün hayatının bizlere verdiği haz, mutluluk, özgürleştiğin ve kendini aştığın hissi böyleyse tamamen kuracağımız o özgür hayatta, o özgür insanın zihin ve duygu dünyası bana heyecan veriyor.”

Ceren Yoldaş bu özgür insanın tahayyülü ile heyecanlanıyor ve bu özgür kadını kendinde bulduğu için mutlu oluyor. İşte temel kaygımız kendini seven, mutlu, kendi özgürlüğü için yaşayan kadının/bireyin inşasıdır. Faşizmi alt edecek olan bu kadının kurumsal olarak hesap sorması olacaktır. Kendinden emin ve hesap soran kadın hareketi faşizme karşı tek umut olacaktır.

Sonuç

Arkadaş, bir düzine sorgulama ile yaşamış, kendini sistem içerisinde konumlandıramayıp, dışarıya itilmiş halini örgütlemeye çalışmıştır. Hüznünün ve yalnızlığının temel sebebi budur. Yani Arkadaş’ı anlamak son zamanlarda birer birer ifşa edilen yapılardaki yoldaşlık bağlarını, örgütlenmedeki hataları, komünün insan ilişkilerini anlamakla eşdeğer olmasa da onun üstüne düşünmeye götürecek bir yola soktu beni. Arkadaş’ın sevgisinin kime olduğu değil önemli olan sevgisinin ne olduğuydu. Tekrar söyleyelim; ben seni severim sevmesine ama toplum buna hazır değil. Yani öğrendikçe komünü, içimizdeki sevginin henüz toplumsallaşmış olmamasıdır bizi hüzne boğan.