Pazartesi, Nisan 22, 2024
Ana Sayfa

Gençlik Komünleri ile birliğe, savaşa, zafere! – Aziz Cemgil

Gençlik Komünleri (GK) olarak kuruluşumuzun birinci yılını geride bıraktık. Sayısı bir elin parmağını geçmeyen birkaç yoldaş ile yürümeye başladığımız bu yolda, az ama öz, hatırı sayılır bir mesafe kat ettik. Yer yer hızlı yükselişler, kimi yerlerde duraksamalar ile kat ettiğimiz bu yolun kendi adımıza bir muhasebesini yapmak, gençlik hareketine dair düşüncelerimizi belirtmek ve en azından gelecek öğrenim dönemine kadar kabataslakta olsa bir yol haritası çıkarmak bizler için iyi olacaktır…

Bir yılın panaroması

Geçen yıl Şubat ayının ilk günlerinde, Boğaziçi Direnişi’nin hız aldığı uğrakta, kuruluşumuzu ilan etmiştik. Boğaziçi’ne yapılan kayyum ataması sonrası patlak veren direniş, gençlik hareketinin yükselişe geçmesini sağlamıştı. Boğaziçi’nin öncesinde,  “İÜ yemekhane eylemleri” ve özellikle “Suruç anmaları” ile yavaş yavaş olsa da, militanlaşan gençlik hareketi, Boğaziçi ile birlikte bir sıçrama yaşadı. Kimi muğlaklıklar olsa da, o günlerde, Boğaziçi’nin çok daha başka mecralara kapı açacağı azçok belliydi. Ki öyle de oldu. Bugün birleşen, militanlaşan ve göreli olarak kitleselleşen gençlik hareketi, gücünü ve ilhamını, farkında olsun olmasın Boğaziçi’nden alıyor… Kendi içinde tutturduğu istikrar ve sürekli gelişim dinamiği ise özelinde öğrenci gençlik, genel olarak da bir bütün gençlik mücadelesinin kutup yıldızı yapıyor Boğaziçi’ni. 

Bu, elbette, kendinde bir süreç olarak sadece Boğaziçi’ne ait bir şey değil. Öyle ki 15 Temmuz sonrası kayyum atanan ilk kurum Boğaziçi rektörlüğü değildi. Boğaziçi’ni Boğaziçi yapan içinde bulunduğu nesnel koşullar ve onu omuzlayan öznelerdi. Pandemi süresince derinleşen ve iyice ayyuka çıkan yapısal krizin biriktirdiği bir sıkışma mevcuttu. Sessiz ve derinden gelen yeni kuşaklar, bu krizin içerisinde siyasallaştı. Özü itibariyle kendiliğinden bir şekilde gelişen Boğaziçi direnişi ise dışarıdan iradi bir müdahale ile bu sıkışmanın ve öznelliğin bir patlamaya dönüşmesine yol açtı. Onu farklı ve başarılı kılan ise açtığı yolda yürümesi ve derinleşmesiydi.  Direnişin en başından itibaren forumların kurulması ve “kayyumluk ablukası” gibi eylemler, dönemin ihtiyacı olan “doğrudan katılımcı ve eylemci tarzın” önemli örneklerindendi. Her ne kadar, bir süre sonra, Türkiye’de solun makus talihini yaşayarak kendi içinde bölünse de, bugün toplumsal hareket içerisindeki konumunu halen koruyor. Bir ufka doğru işaret etmeye, gençlik mücadelesi içerisinde  önemli bir yer tutmaya devam ediyor.

Direnişe dair kimi önemli hamlelerin altını çizmekte fayda var.

İlk olarak, direnişin ilerleyen günlerinde “kayyumluk binasının ablukaya alınması”nın, önemli bir hamle olduğunu söyleyebiliriz. Boğaziçi Direnişi bu hamle ile rejimin ona sunduğu sınırları tanımayarak, özellikle son 6-7 senede alışageldik “mızmız muhalefetçiliği” reddedip, rejim ile kafa kafaya gelmeyi tercih etti. Dengeyi sarstı, çemberin dışına çıktı. Tarihin derin kuytuluklarında gizlenen “heyulalar”ı tekrardan Boğaziçi hattına çağırdı. Çağırmak ile kalmadı o “heyulalar”ın coğrafya sathına yayılması için bir kapı araladı. Boykotun, işgalin, direnişin gücünü hem rejime hem de coğrafyanın tüm ezilenlerine tekrardan hatırlattı.   

İkinci olarak, “12. Cumhurbaşkanı’na Açık Mektup” başlıklı meşhur metnin yayınlanmasının da diğer önemli bir hamle olduğunu söylemek gerekir. Lokal olanın genel olana doğru genişlediği; mikro ölçeğin makro ölçek üzerinden kendisini tanımladığı ancak verili nesnel tanımı kabul etmeyip reddettiği bir metindi, bu metin. Kendi kitlesini, “beylik laflar” ile konsolide eden rejime, amiyane tabiriyle, ezilenler adına “atılan bir postaydı”. Direnişe katılan özneler, rejimin onlara yönelen fütursuz saldırısını; öylesine gelip geçici herkesin kabulleneceği bir “kayyum ataması”nı, en derin toplumsal çelişkiler ile birleştirerek, bu şekilde püskürtmeyi başardılar; toplumsallaştılar.

Üçüncü önemli hamle ise bu başarının istikrarlı bir biçimde savunulması ve “dayanışma”nın “öğrenci meclisi”ne dönüştürülerek, alanda bir “öz-örgütlülük” ve “birleşik mücadele zeminin” yaratılması diyebiliriz.Daha baştan itibaren, üniversite içindeki örgütlediği “forum”lardan gücünü alan direniş, bu gücü ve gücün üretimini süreklileştiren bir atılım yaptı aslında. “Dayanışma” gibi biçimsiz ve geçersiz hale gelmiş bir örgütlenme modelinden, “meclis tipi” sistemli  bir örgütlenme modeline geçiş oldukça önemliydi. Öyle ki, gençlik hareketinin, örgütler ve kimi özneler arası kurulmuş masalara değil kitleleri doğrudan özneleştirecek ve doğrudan eyleme sevk edecek mekanizmalara olan ihtiyacı uzun süredir hissedilen bir şeydi. Öğrenci meclisi biçiminde yapılacak bir örgütlenme tarzı, işletilebildiği ve ilkelerine sadık kalabildiği ölçüde bu ihtiyacı giderecektir. Yine Boğaziçi bu noktada bu örgütlenme tarzının deneme sahası oldu diyebiliriz.  

GK olarak bizler, bu gelişimin işaretlerini ve direnişin içinde barındırdığı potansiyelleri görür görmez, daha öncesinde yaptığımız kuruluş hazırlığını hızlıca tamamlayarak, kendimizi ilan ettik. Boğaziçi direnişini, kendimize bir kuruluş uğrağı olarak belirledik. Kuruluş deklarasyonumuzda[1] “Tarih, bugün insanları hiç olmadığı kadar uysallık ve sorumluluk arasında tercih yapmaya zorluyor. Uysallığımızla insanlığın cellâdı mı olacağız; yoksa eşit ve özgür yarınları yaratma sorumluluğunu mu seçeceğiz?” diye sormuştuk. Biz, eşit ve özgür yarınları yaratma sorumluluğunu seçtik.

8 Mart ve Newroz eylemlerini bir yana koyarsak, kuruluşumuzu belli bir kurumsallığa ulaştırmamız, kolektif bir hareket kabiliyetini ve temsiliyeti sağlamamız ise 1 Mayıs’a giden süreçte gerçekleşti. 2020’de pandemi yasağına rağmen, kimi örgütlerin, Taksim’e temsili düzeyde çıkma girişimleri olmuştu. 2021’de çok daha örgütlü ve örgütlerinde geniş katılımı ile daha militan bir hatta bu girişimler tekrarlandı. Hem uzun bir “yenilgi dönemi”nin ardından kitlesellikte yaşanan daralma, hem kadro yapılarındaki olağan çözülme, hem de pandemiden kaynaklı sokağa çıkma yasağı bahanesi, her ne kadar eylemleri zayıflatsa da, 1 Mayıs çalışmaları ve eylemleri, solu ve devrimcileri harekete geçiren; üstlerindeki ölü toprağını atmalarını sağlayan bir süreç oldu.Açıkça söylemek gerekir ki bu girişimlere öncülük eden, onun dinamik gücünü oluşturan ve kolluk ile kafa kafaya gelen güç, gençlikti.

Biz de GK olarak, 1 Mayıs’a bir ay kala, gençlik örgütleri ile yaptığımız röportajlar ile gençlik hareketinin içerisine kendimizi dahil ettik. Zaten daha baştan itibaren kendimize bir ilke olarak belirlediğimiz “birleşik mücadele” çizgisini bir ön giriş olarak burada da tanımlı bir hale getirdik. Bu tanımlamanın hemen ertesinde BGM’ye katılım sürecimizi de gerçekleştirmiş olduk. 1 Mayıs’a giden süreçte yürüttüğümüz çalışma, esas itibariyle BGM içerisinde gerçekleşti. Tüm bu süreçte olanca gücümüz ile BGM’ye katılım sağladık ve harcını karmaya ortak olduk.

Okmeydanı ve çevresinde kendimize ait kimi özgün çalışmaları da icra ettiğimiz bu süreç, siyasal ajitasyon ve propaganda çalışmalarında kolektif olarak bir deneyim kazanmamıza olanak sundu. 1 Mayıs’ta “Taksime çıkma girişimleri”ne ve hemen ertesinde gelişen “Filistin ile dayanışma eylemleri”ne de BGM içerisinden doğru militan bir katılım sağladık. Ajitasyon ve propaganda çalışmalarında olduğu gibi militan teşhir ve sokak eylemlerinde de kolektif bir deneyim kazandığımızı söylemek yanlış olmaz. Aynı zamanda, bu süreç ile iç içe gerçekleşen, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine karşı yürütülen eylemli sürecinde “Genç Kadın+ Komünleri” olarak kendimizi var etmemize bir zemin oluşturduğunu belirtmek gerekir.

Yoğun bir eylemlilik, gözaltı, ev hapsi sürecini göğüslediğimiz bu dönem, bizi çelikleştirdi; yeni dönemin direniş çizgisinin bize içkin bir unsur olmasını sağladı; atıl kalan güçlerimizi tekrardan harekete geçirdi; birçok alana tohum gibi serpilebilmemizin olanaklarını yarattı. Ancak söylemek gerekir ki “kendiliğinden bir dinamik” olarak gelişen “Boğaziçi Direnişi”nin içerisinde kuruluşumuzu yapmamız, “kendiliğindenci bir siyaset anlayışı”nı da bize hakim kıldı. O günlerde bugünlere değin, GK olarak, ilerleyen kısımlarda da değineceğimiz üzere, hayatın akışına göre hareket ettik. Debi yükseldi biz hızlandık; debi düştü biz yavaşladık. Kimi zaman akışın tersine de kulaç attık ama akışı belirleyecek, gerektiğinde yönünü değiştirecek bir siyaset yürütemedik…

Yaz süreci, nitelik ve hareket tarzı bakımından, her ne kadar bu sürecin devamı olarak gelişse de, asıl sıçrama noktamız “Barınamıyoruz” eylemleri oldu, denilebilir. Pandemi ertesi derinleşen yapısal krizi, okullar açıldıktan sonra, özellikle ekonomik düzeyde çok daha yoğun hisseden gençlik, oldukça yakıcı bir barınamama sorunu ile karşı karşıya kalmıştı. Boğaziçi ve sonrasında gelişen süreçte, sıçramalı olarak önemli ölçüde deneyim kazanan gençlik hareketi ise bu krize karşı başarılı bir siyasal refleks ile hızlıca kampanyalar örgütlemeye başladı. Aynı hızda gündeme yerleşen ve rejimi oldukça tedirgin eden bu kampanyalar, gündelik siyasetin genel olana bükülmesi noktasında önemli bir hamleydi…

“Barınamıyoruz Hareketi” yakaladığı ivme bakımından, bugün bir kurumsallık kazanmış ve gençlik için önemli bir mevzi olmuş durumda. Hareket, oldukça gündelik olan yakıcı bir soruna işaret ederek hatırı sayılır düzeyde toplumsallaştı. “Hatay-Özerli”de yapılmak istenen yıkım çalışmalarına dönük yürütülen çalışma, bunun bir göstergesi. Aynı zamanda hareket, gündelik olanın, hayatı üreten ve yeniden-üreten bir tohum yatağı olduğunu, gençlik hareketinin bilincinde de açığa çıkarttı. Gençlik artık tohumu nereye ekeceğini de, meyveyi nereden toplayacağını da azçok biliyor. Ancak iki önemli sorunun altını çizmek gerekir. Bunlardan ilki; kampanya sürecinin pik noktası olarak Ankara’ya gidilmesi ve toplu gözaltı verilmesi… Bu, yanlış olmasa da, yetersiz bir hamleydi. İkincisi ise önceden belirttiğimiz üzere hareketin “bölünerek çoğalması”…

Söylemek gerekir ki siyasal çalışmada tohumu ekmek, meyveyi toplamak, bağ bozumu yapmak yetmez. Verimliliği arttırmak için toprağı sürmek, ona su vermek, onu beslemek de gerekir… Elbette bütün bunlara dair bir çaba ve emek söz konusuydu ama verimin olabilecek olandan daha düşük olduğu aşikar. Eğer hareket, alışageldik “gözaltı tarzını” reddedip, rejimin ona sunduğu sınırların içinde gezinmek yerine ihlal etseydi; örneğin “çadır kentler” kurmak gibi daha ileriden işgal hamlelerine girişseydi, Boğaziçi’nde ki “kayyum ablukası”nda olduğu gibi belki çok daha başka şeyleri konuşuyor olabilirdik… Eğer hareket “Enes Kara” için yapılan eylemlerde olduğu gibi daha başından itibaren birleşerek hareket etseydi, yine aynı şekilde, belki çok daha başka şeyleri konuşuyor olabilirdik…

GK olarak bizler de, “Barınamıyoruz” eylemlerinin bir patlamaya ulaşacağını ve içinde önemli bir potansiyel barındırdığını önceden görerek, birçok gençlik örgütü gibi birleşik mücadele çizgisine uygun bir biçimde, hali hazırda başlatılmış olan kampanyaya dahil olduk. Daha başından itibaren hem eylemli hem de söylem düzeyinde aktif bir katılım sergiledik. Özellikle, aynı dönemde gelişen “atık kağıt işçilerinin direnişi” ile “Barınamıyoruz” arasında bir köprü olmamız bizim için önemli bir adımdı. Etki alanımızı kısmen de olsa genişleten bu çalışmalar, kolektif olarak bizlere gündelik faaliyet ve siyasi kampanyalar konusunda da önemli deneyimler sağladı.

Ancak “Boğaziçi Direnişi”nden miras “kendiliğindencilik” zaafiyeti, bu noktada da bizi zayıflattı. Kendi sözümüzü çok daha yetkin bir biçimde söylememize engel oldu. Hem örgütsel yetersizlik, hem de deneyim yetersizliği bakımından bir kampanya örgütleyemeyecek bile olsak, bu süreci doğrudan kendimizin icra ettiği siyasal ajitasyon ve teşhir çalışmalarıyla; militan sokak eylemleriyle karşılayabilirdik. Halihazırda başlatılmış olan kampanyaya bu şekilde dahil olmak daha doğru olurdu. Daha başından itibaren bu konu üzerine sahip olduğumuz bakış açısını maddi bir güç olarak hem kitlelerin hem diğer siyasal odakların önüne, daha güçlü bir biçimde koyabilirdik…

Bugün itibariyle, bahsettiğimiz eksiklere rağmen, tüm bu deneyimlerimizin ve birikimimizin, “kültür-sanat çalışmaları” temelinde bir zemine oturduğunu görebiliyoruz. Yaptığımız etkinlikler, buluşmalar, paneller ile çok daha istikrarlı bir örgütlenme çalışması yürütüyoruz. Geniş bir kitle ilişkisi tutturduğumuz açık. “Genç Kadın+ Komünleri” olarak “25 Kasım” eylemlerine yaptığımız katılım bunun gençlik alanında bir göstergesiydi. Hareketimiz, bir “ateş kuşu” misali, gençlikte attığımız adımlar ile küllerinden tekrar doğmuştu. Kadın+ yoldaşların attığı adım ile de “ateş kuşları” tekrardan kanatlarını çırpmaya; “dosta güven vermeye” başladı. Ancak “kültür-sanat” gibi bir çalışma, nitelik olarak, elbette ki genel faaliyetin yerine ikame edebileceğimiz bir şey değil. Şimdi çok daha derinlikli bir gençlik çalışmasını örgütleyip, “düşmana korku vermeyi”, nasıl yapacağımızı tartışmamız gerekiyor…

Dönemin ihtiyacı, birleşilecek zemin ve örgütsel yapılanma

2015’den bu yana, içinde bulunduğumuz coğrafya, ciddi bir çoklu krizin içerisinde. TC devleti, sonunda ne olacağı şu an tam öngörülemeyen bir geçiş dönemi yaşıyor. Düzen içi güçler var gücüyle “2023 virajı”na hazırlanıyor. Egemen bloklar arası sürtüşmenin, bir çarpışmaya dönüşebilme olasılığı oldukça yoğun. Bir çarpışmaya dönüşmese bile bu sürtüşmenin orta vadede sönümleneceğini, sürmekte olan “olağanüstü halin” son bulacağını, söylemek zor. Böylesi bir sürtüşmenin sonucunda hedef tahtasına ilk oturtulacak, “araya kaynayacak” olanların kimler olacağını ise defalarca deneyimledik, deneyimliyoruz. Halihazırda, tüm toplumsal hareket, ezilenler ve devrimciler topyekûn bir saldırı altında…

Faşizm, tarihsel-siyasal görevini, bu geçiş dönemi, bu kriz girdabı içerisinde, ikirciksiz bir biçimde yerine getiriyor. Öyle ki, son yedi yılda on binlerce devrimci, esir alındı, binlercesi ise katledildi. Sömürgecilik; zırhlı araçlarıyla, tanklarıyla, uçaklarıyla ve İHA-SİHA’larıyla coğrafyanın dört bir tarafını kana bulamaya devam ediyor. Cami minberlerinde, kılıçlı şovlar eşliğinde, katliam hutbeleri okunuyor. Sokaklarımız, yaşam alanlarımız, mahallelerimiz faşist çeteler tarafından istila edilmiş durumda. Sayıları yüz binleri bulan sivil faşist güruhlar doğrudan devlet eliyle silahlandırıldılar. Neredeyse her gün bir kadın veya trans katlediliyor. “Neo-liberal sermaye birikim rejimi” ve onun hamisi faşizm, çok yönlü bir biçimde, işçileri, emekçi kitleleri, kadınları ve gençliği yoksullaştırıyor, mülksüzleştiriyor, köleleştiriyor, geleceksizleştiriyor. “Çöl daha fazla genişleyemez, artık her yerde”, biliyoruz. Ancak gittikçe “derinleşiyor”. En değme liberallerin ve reformistlerin dahi faşizmden nasibini aldığı, somun ekmeğin lüks haline geldiği bir dönemin içinden geçiyoruz.

Bütün bunlara rağmen, solun farklı kesimlerinden, rejimin siyasi niteliğini talileştiren; mücadeleyi düzen içi denklemlere sıkıştıran fikirler saçılıyor etrafa. Faşizmin soğurabildiği alanlarda, çizdiği çemberler içinde gezinmeyi devrimcilik sayan, bundan haz duyan demokratizm, devrimcileri, “halkı tedirgin etmek”le, “ütopik olmak”la suçluyor. Benzer bir akıl; Kılıçdaroğlu’nun bile “faturamı ödemeyeceğim” dediği noktada; “faturadan kaynaklı” zaten “evinin ışıklarını açamayan” halka, “ışıkları kapatmayı” bir “eylem biçimi” olarak öneriyor. Elbette bu fikirlerin kendine bir zemin bulmasının da güçlü bir öznel gerekçesi var. Pandemi sonrası gelişen süreçte kısmi değişiklikler olsa da, en çok ihtiyaç olunan bugünlerde, devrimcilerin, hem örgütsel hem ideolojik düzeyde, ciddi bir çözülme yaşadığı aşikar. Örgütsel yapılarımız olduğunca daralmış ve kitlelerden tecrit olmuş durumda ve bu dar yapılar, ciddi bir tecrübesizlik-atalet ile malul. Bu atalet ise ister istemez bizi “savunmaya kitliyor”. Durum böyle olunca da, “kargalar”, sırf “uçabiliyorlar” diye kendilerini “kartal” sanıyorlar… 

Pek tabii geniş gençlik kitleleri ve gençlik hareketi de tüm bu anlattıklarımızdan yoğun bir biçimde etkileniyor. Sansür, baskı ve denetim bir kılıç misali gençliğin başının üstünde sallanıp duruyor. Üniversite diplomaları, neredeyse, bir “işçi olarak çalışabilir sertifikası”na dönüşmüş durumda. Ki diplomayı almak için “barınamama”, “beslenememe”, “geçinememe” vb. gibi birçok engeli aşmanız ve “bölüm sonu canavarları”nı tek tek alt etmeniz gerekiyor. Eskiden yaşamak bir mücadeleydi, şimdi açık bir savaş haline dönüştü! Ancak layıkıyla savaşamıyoruz! Bilindik birçok mücadele yönteminin neredeyse geçersizleştiği, boşa düştüğü bir dönemi yaşıyoruz. Militan işleri bir yana koyalım, gençlik örgütlerinin, kampüste masa dahi açamadığı, afiş astığı için soruşturma açıldığı, basit bir forum yaptı diye ÖGB ve sivil faşist terör ile yüz yüze geldiği, daha kötüsü bu saldırıları püskürtemediği bir dönem bu.

Ezilenlerin, böylesi bir dönemden çıkabilmek, bu kriz girdabının içinde “araya kaynamamak”; bu krizi, “devrimci bir duruma” sıçratabilmek ve egemenlerin “görünmez zincirleri”nden kurtulmak için özü itibariyle “topyekûn bir OHAL ve baskı-terör rejimi” olan faşizme karşı, “topyekûn bir birleşik mücadele”ye girişmek dışında çok bir seçeneği yok. Tarihsel-toplumsal rolü gereği gençlik, bu “topyekûn mücadele”nin “temel gücü”dür. Kuruluş deklarasyonumuzda da söylediğimiz üzere:

Gençlik (…) devrimci hareketin kalıplaşmış anlayışlarının kırılması ve eskiyi aşan teorik ve pratik duruşların gelişmesinde temel bir güç olmuştur. Ülkemizde solun klasik çizgisini aşan devrimci pratiği Denizler, Mahirler, İbolar yirmili yaşlarındayken geliştirmiş; onlarla beraber boyut atlayan devrimci mücadele ise bugünlere taşınmıştır. Rusya, İspanya, Küba, Çin gibi dünyanın farklı yerlerinde de başarıya ulaşan ya da ulaşamayan tüm mücadelelerin temel özneleri gençlerdi. Bu tarihsel farkındalık ile günümüzde devrimci hareketin dünya genelinde ve ülkemizde yaşadığı tıkanıklığı ve sıkışmışlığı kabul ediyorsak; eskinin dar kalıplarını aşacak yeni bir gençlik kuşağının, devrimci harekete taze kan olma ve var olanın üzerinde teorik ve pratik duruş geliştirmesi ihtiyacını da kabul ediyoruz demektir.

Bugün gençlik olarak, yolu açacak; coğrafyanın dört bir tarafında süren direnişleri ileriye taşıyacak; onları devrimci savaş çizgisiyle birleştirecek; onlara “kan ve can” olacak olanların, bizler olduğunun farkında olarak mücadele etmemiz gerekiyor.Dönemin ihtiyacı budur. Dönemin ihtiyacı, faşizme karşı mücadelede, gençliğin bir lokomotif misali, tüm toplumsal hareketi ileriye çekmesi, devrimcileştirmesidir. Bu minvalde, gençliğin tarihsel-toplumsal rolünü layıkıyla oynayabilmesi, faşizme karşı mücadelede “temel güç” olarak konumlanabilmesi ve içinde bulunduğumuz dönemin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için son bir yıllık süreçte yaşadığımız deneyimlerden doğru, üç ayrı başlıkta, kimi saptamalar yapabiliriz:

Birincisi; Türkiye solu ve devrimci hareket, genel olarak son 20 senedir; yukarıda anlatmaya çalıştığımız üzere ise özellikle son 7 senedir, “savunmaya kitlenmiş” durumda. Salt bir “mağduriyet retoriği”ne sıkıştırılmış “mızmız muhalefetçilik”, yapılan tüm çalışmalara hakim. Her ne kadar yavan bir “direniş demagojisi” ile bu durumun üstü örtülmeye çalışılsa da, örtülemiyor. Tüm bunlar gençlik hareketi için de geçerli. Gençlik artık savunma durumundan çıkmalıdır. Polis ile “tavşan kaç, tazı kovala” veya “ebe-sobe” oynadığımız eylemlerin yerine, “barikat” ve “vur-kaç” taktiklerini hakkıyla kullanacağımız sokak eylemleri üzerine düşünmek, bunlara dair hazırlıklar yapmak zorundayız.[2] “Teşhir-boykot” tarzı eylemleri hakkıyla yerine getirirken, bu eylemleri “işgal-blokaj” tarzı eylemler ile tamamlamalı, bu tarz eylemlerin meşruiyetini, söylemde kurgulamak yerine, pratikte yaratmaya dönük çabalamalıyız.[3] Okullarımızdaki “sivil faşist”leri ve “ÖGB”yi beklemek yerine biz onlara gitmeliyiz. Nicel anlamda gücümüz varsa kitlesel bir şekilde, gücümüz yoksa da “kuytu-köşe”lerde, onları hareket edemez hale getirmeliyiz. Artık devran dönmeli; avcı da bir gün av olabileceğini görmeli! Küçük ama sahici sarsıntılar, sahte dengeleri sarsmalı, bozmalı! Kitlelerin güvenini ancak böyle kazanabilir, ataletten ancak böyle kurtulabilir, karşı-hegemonyayı pratik düzeyde ancak böyle sağlayabiliriz.

İkincisi; başat sorunlarımızdan bir diğeri ise solun ve devrimci hareketin kitlelerden yalıtık, tecrit olmuş  bir pozisyona düşmesidir. Son 7 senede, örgütlerimiz, tarikatvari yapılara dönüştüler. Faaliyetlerimiz ekseriyetle Kadıköy hattına ve “basın açıklamaları”na sıkışmış durumda. O da olmadı, arada bir bildiri dağıtımları ve teşhir eylemleriyle yetiniyoruz. Bizim olmayan mevzilere övgüler diziyor, bayrak dikme yarışı yapıyoruz. Gençlik, “Boğaziçi” ve “Barınamıyoruz” eylemleri ile bu sorunun çözümüne dair önemli adımlar attı ve deneyimler kazandı. Bu deneyimlerden doğru diyebiliriz ki, en basit gündelik çelişkileri, en derin toplumsal çelişkiler ile bütünleştirecek kimi çalışma tarzlarını daha da yaygınlaştırmamız gerekiyor. Özellikle gündelik çelişkilerin çok daha görünür hale geldiği bu dönemde, birleşik kampanyalar üzerine daha fazla yoğunlaşmalıyız. Ne gündelik mücadele öylece tali kılabileceğimiz bir şey ne de bu mücadele kendi başına bir anlam ifade edebilir. Gündelik olan ile genel olan arasında, her iki ayağı da kendi olduğu zemine sağlam basan, köprüler inşa etmeliyiz. Kitleleri bugünün çelişkileri ile yüzleştirirken, aynı zamanda geleceği tahayyül edebilecekleri bir bütünlük yaratmalıyız.  

Üçüncüsü; ilk iki başlıkta koyduğumuz, solun ve devrimcilerin ataletten kurtulmaları, atağa kalkmaları ve kitle bağlarını güçlendirmeleri, ancak kitlelerin doğrudan özneleşebilecekleri zeminlerin varlığıyla ve örgütlerin bu zeminlerdeki birliğiyle, toplumsal bir güce dönüşebilir. Aksi taktirde, her 10-15 senede bir olduğu gibi “gelip geçici” ya da her an “düşüşe geçmeye yazgılı” “yükseliş dönemleri” yaşamaktan kurtulamayız. Eylem alanında, kortejde, bayrak saymaya devam ederiz. Böyle olmaması için kitleler ile mücadele arasında dolayımsız ve doğrudan bir aidiyet ilişkisi tesis etmemiz gerekiyor. Kitlelerin sözünü, eylemiyle birleştirmeli ve onları doğrudan özneleştirmeliyiz. Ancak bu zemin, başka yerlerde de okuduğumuz üzere, “Enes Kara” için yapılan eylem değildir. Öyle ki bu eylem, eylem olmasından kaynaklı, kategorik olarak bir zemin değildir. Bu bir moment olarak ele alınabilir. Elbetteki kendi içinde önemlidir. Ancak ona kendinden menkul anlamlar yükleyemeyiz. Birleşik zemini salt “sokak eylemlerindeki yan yana gelişler” ile sınırlandırmamız yanlış olur.[4] Bizim bunun gibi eylemsel momentlerin yanında, “ayağımızın basacağı” “sağlam dayanaklar ve mevziler” yaratmamız gerekiyor. Birleşilecek zemin, nitelik olarak bunu ifade etmeli. Böylesi zeminler ise ancak öncü ve kurucu bir pratik ile kurulabilir. Bugün gençlik, özellikle üniversitelerde, buna dair adımlar atmalıdır. Mümkün olan “üniversite dayanışmaları”nı “öğrenci meclisleri”ne dönüştürerek, gençliğin “öz-örgütlülük” zeminlerinin temelini atabiliriz. Böylesi bir girişim makro düzeyde de yol açıcı olacaktır…

Bu yolu açmak için ise önce yolun önündeki engelleri kaldırmalı ve yolun ilerisine doğru bir keşif çalışması yapmalıyız. Gençlik hareketinin bir keşif koluna ihtiyacı var. Zaman kısıtlı. Artık tek tek bireylere ve örgütlere, bizce doğru olanı, telkin etmekle sınırlayamayız kendimizi. Öyle ki, yolun açılması için birleşik bir eylemin olgunlaşmasını beklemek bizi atıl kılıyor ve hareket kapasitemizi kısıtlıyor. O yüzden telkin etmektense, göstermeli, işaret etmeli, özendirmeli ve teşvik etmeliyiz. Takip etmektense önden gitmeyi yeğlemeliyiz. Pratiğin gücüne dayanarak eylemeli, fikirlerimizi pratiğin içerisinde sınamalıyız. Bu keşif kolu, hiç kuşkusuz pratik-siyasal anlamda devrimci bir niteliğe sahip olmalı. Kendimizi bu iddia temelinde var etmemiz gerekiyor. Aksi taktirde, solun ve devrimci hareketin içerisinde ağırlıklı bir çizgiyi oluşturan sağcılığa, demokratizme teslim olmuşuz demektir.

Böylesi bir iddia temelinde konumlanmamızın önünde engel olarak, ciddi yapısal ve öznel sorunlarımızın olduğu aşikar. Sistematik bir plan temelinde, örgütsel düzeyde yapılanarak bu sorunları aşmamız gerekiyor. “Dost meclisi” olmaktan kurtulmalıyız. Kurtulmalıyız çünkü “dost meclisi” etik olarak herhangi bir yanlışlık arz etmese de, pratik-siyasal anlamda bir karşılığı yok.  Yıkmak istediğimiz binlerce yıllık devlet, maalesef bir “dost meclisi” değil. Biz yıkıcı ve yaratıcı bir öncü örgüt olmak zorundayız. Devleti, tarihin müzesinde “çıkrık ve baltanın” yanına gönderme tahayyülümüzü ancak bu şekilde gerçek kılabiliriz. Önümüzde ki “8 Mart” ve “1 Mayıs” süreçlerini bu şekilde karşılamak için halihazırda başlamış olan ve süren eğitim-öğretim çalışmalarını, tartışmalarımızı, daha istikrarlı ve kolektif bir hale getirerek işe başlayabiliriz. Bu şekilde, “kolektifin sesi”ni “kolektifin bilinci” haline getirebiliriz.

Bu “kolektif bilincin” gerekliliği olarak ise “kolektif merkeziyetçi” bir temelde komiteleşmek zorundayız. İlk olarak üniversite, lise ve kadın+ çalışmalarımızın komitelerini kurarak işe başlayabiliriz. Komitelerimizi ve kurullarımızı kurmadığımız müddetçe planlı ve istikrarlı bir çalışmayı, görev paylaşımını, kolektif düzeyde icra edebilmemiz mümkün değil. Ya bütün bunlar havada asılı kalacaktır ya da birkaç kişinin niyetine bağlı olacaktır. Buna mahal vermemek için komitelerimiz ile raporlu, sistemli bir çalışmayı yaratmak bugün ilk sorumluluğumuz. Ancak salt komitelerimiz ile sınırlı bir faaliyetle yetinemeyiz. En geniş kitle ilişkilerimizi dahi doğrudan özneleştirecek şekilde yapılanmalıyız. Bunun için komitelerimizin ötesinde, bulunduğumuz üniversitelerde ve liselerde komünlerimizi örgütlemek doğru olacaktır. Komitelerimizin pratik-siyasal rüştünü buraya dayandırmalıyız. Kolektif bir iradeyi ancak bu şekilde sağlayabiliriz…

***

Kitleler ayaklandığında, o muazzam ve muzaffer günler gelip çattığında, barikatları kuracak, savunacak, faşistleri inlerinde ezecek olanlar bizleriz. Faşistler okullarımıza saldırdıklarında, mahallerimizi kuşattıklarında, bu saldırıları göğüsleyecek, kuşatmaları dağıtacak ve hatta kuşatmaları kuşatacak olan da yine bizleriz. Barınacak bir yeri olmadığı için cemaat-tarikat yurtlarına mecbur kalan; kendisi gibi olanlarla birlikte olacağı bir çatısı olmadığı için aile foseptiğinin içinde boğulan; gençliğini bir hiç uğruna uyuşturucu tezgahlarında harcayan; cebinde harçlığı dahi olmadığı için öğün atlamak zorunda kalan gençliğin umudu ve bu umudun örgütü olmak için çalışmamız gerekiyor. 

O halde önce bir ayağa kalkalım. Şöyle bir silkinelim ve safları sıklaştıralım yoldaşlar!

Bu kavga faşizme karşı! Bu kavga hürriyet kavgası!


[1]https://www.genclikkomunleri.com/2021/02/genclik-komunleri-kuruluyor/

[2]“Barikat taktiği”nin uygulanması nicelik anlamda belli bir doygunluk gerektiriyor. Az sayıda militanın sokak sokak barikat tutması fiili anlamda zor. Bu yüzden içinde bulunduğumuz süreçte “vur-kaç taktiği” daha geçerlidir. Karşı tarafı şaşırtacak, hareketsiz bırakacak, inisiyatif üstünlüğünü kıracak, propagandif niteliği yüksek kurgular yapmalıyız.

[3]Örneğin; herhangi bir gündemde, “ana akım bir medya kuruluşunun işgali” bu noktada “teşhir-işgal” birlikteliği anlamında akla gelebilecek ilk örneklerden. Ya da Boğaziçi’nde olduğu gibi boykotu, abluka (yani blokaj) veya işgal gibi hamleler ile birleştirme bir başka örnek olarak verilebilir. Daha basit bir örnek olarak “yol kapatma” dahi “teşhir-blokaj” olarak içinde bulunduğumuz süreçte, “basın açıklaması”na yeğ tutulmalıdır.  Son bir örnek vermek gerekirse; bir spor müsabakasında, müsabaka sürerken sahaya inerek bir pankart veya döviz açmak da, “teşhir-blokaj” birlikteliğini sağlar. Canlı yayınlanması itibariyle propagandif değeri yüksektir vb… Ancak sadece sözlü-yazılı teşhire dayalı bir faaliyet yürütürsek, “kendimiz çalıp, kendimiz oynamaya” devam ederiz…

[4]Özellikle Özgür Gençlik, son bir kaç senedir, bu konuda istikrarlı bir biçimde bunu savunuyor. Herhangi bir yazılı metin olmasa da, başka bir çok gençlik örgütünün de fiilen bu noktada ısrarcı olduğunu görebiliyoruz.